Yeter! Yıldırımhan’ı çok yordunuz!
Gelişmiş ülkelerin, bugünki uzay macerasının temelleri, Orta Çağ’da, İslâm alimlerince atıldı. İlk uçuş denemesi, ilk roket denemesi, Osmanlı’da yapıldı. Mazimiz böyleyken, geçen asırdaki uzay yarışına, 1994’de, bir hayli geç girdik. Yine de epey bir mesafe katettik. Fakat nedense başarılı çalışmalar, ısrarla siyasetin gölgesinde kalıyor.
1957 Ekim ayında, Ruslar Sputnik uydusunu fırlattığı zaman, Amerika halkı topluca bunalıma girdi. Rusların, kendilerinden önce uzay yolculuğuna başlaması korkmalarına sebep oldu. Krizi aşmak için okul çocukları da dâhil, roket maketleri yapmaya başladılar. Ertesi yıl, birçok denemeden sonra uydu fırlatmayı başardılar.
Ya bizde nasıl? Sizleri, 14 yıl geriye götürmek istiyorum.
18 Aralık 2012’de, yazılımı tamamen bize âit Göktürk-2 uydusunun Çin'den fırlatılışı için ODTÜ’de tören düzenlendi. Uydunun proje yöneticisi Ali Ömer Kozal, ODTÜ mezunu bir uzay mühendisiydi. Fırlatma Kampanyası Sorumlusu Emir Serdar Aras, "Fırlatma anında tarifi mümkün olmayan bir heyecan yaşadık. Tüm Türkiye'nin, büyük bir heyecan yaşadığına inanıyoruz." dedi.
Hem de ne heyecan yaşadık! Ne okullarda fizik öğretmenleri konuştu ne de sokaktaki vatandaş. ODTÜ’de ise yer yerinden oynadı. Niye? Dönemin Başbakanı, Genel Kurmay Başkanı ve Meclis Başkanı, bu heyecana canlı bağlantıyla ortak olmak için o gün ODTÜ'ye gittiler diye.
Uydunun fırlatılış haberi, kavgaların gölgesinde kaldı. Kavga ederken gökyüzüne bakamamıştık.
TÜBİTAK, 2013’ün eylül ayında yerli imkânlarla füze yakıtı üretti. Sonraki senenin başında TÜRKSAT4A uydusu fırlatıldı. Yine heyecan yoktu. Aynı sessizlik, 2014’deki TÜRKSAT6A projesi için de geçerliydi. TÜRKSAT Genel Müdürü Ensar Gül, TÜRKSAT6A Haberleşme Uydusu Projesi İmzâ Töreni'nde, proje bitince kendi haberleşme uydusunu yapabilen on ülkeden biri olacağımızı söyledi. Sadece yapmanın değil, fırlatmanın da önemli olduğunu ve ROKETSAN’ın fırlatma yöntemleri üzerinde çalıştığını da ifade eden Gül, çok mühim bir tespitte bulundu:
"Biz, bu psikolojik sınırı aşmış olacağız. Çocuklarımız, artık Türkiye'de kendi uydusunu yapabiliyor. Fırlatma işlemi tamamlandığında 'uzaya fırlatabiliyoruz' diyeceğiz. Bu, çok önemli."
Ecdadımız, rüyalar görerek medeniyet inşa etti. Ne vakit rüya göremez olduk, geri kaldık. Hem rüya görmedik hem rüyalarımız çalındı. Eğer batılılar rüya görmeseler uzaya füze gönderebilirler miydi?
Evet, bir psikolojik eşiği geçtik. Bu eşiğin adı rüya görmek; hayâl kurmak. “Sen uçamazsın!” diyenlerin karşısına, “Geçmişte uçmuştuk; gene uçarız.” özgüveniyle dikilmek. Artık herşeyiyle millî bir uydudan bahsediyor ve Türkiye’den fırlatılması hayâli kuruyoruz.
Millî Savunma Bakanlığı (MSB) AR-GE Merkezince laboratuar test sonuçları başarıyla tamamlanan, saha testleri devam eden Yıldırımhan füzesi, geçen hafta SAHA 2026 Savunma, Havacılık ve Uzay Sanayi Fuarı’nda sergilendi. Yıldırımhan füzesiyle gurur duydum ama daha test aşamasındayken böyle bir gövde gösterisini abartılı buldum. Tamam rüya görelim, rüya gerçeğe dönüşürken gururlanalım da daha test aşamasında olan füzeyle İsrail’i, ABD’yi vuranlar oldu. “Niye İsrail’i durdurmuyoruz?” diye soranların gazı, işte böyle alınır. Hele füzelerimiz olsun neler yapacağız! İnternette bir imam da, “Camiler sabah namazında dolunca İsrail’i yeneceğiz.” diyordu.
İyi de İsrail’i vuracaksanız Yıldırımhan’a gerek yokki. Tayfun füzesi de var.
Adamın biri ormanda at nalı bulmuş. Hanımına, “Bunu sakla! Üç tane daha bulunca at alırız. Bütün işlerimizi atla yaparız. Oduna atla giderim.” demiş. Hanımı da çoşmuş:
“Ben de çarşıya, pazara, düğüne derneğe atla giderim.”
Adam, hanımına bir tokat atmış.
“Yeter be! Atı çok yordun!”
Bu tokat, bazı yandaş yazarlara da atılmalı. Yeter be! Yıldırımhan’ı çok yordular!
DİPLOMASİ, SİLAHTAN ÖNCE GELİR
Bir eleştirim de füzenin adına olacak.
Osmanlı padişahları içinde hangisinin cesaretine hayran olduğum sorulsa tereddütsüz “Sultan Yıldırım Bayezıd” derim.
Tarihin gördüğü en muhteşem süvarilerden birisi olan 4. Osmanlı padişahı 1. Bayezıd Han, 1389-1402 yılları arasında hüküm sürdü. Yıldırım lakabını almasıyla ilgili çeşitli rivayetler var. Bir rivayete göre Anadolu ve Rumeli arasında hızlıca gidip gelmesi sebebiyle Emir Sultan, “Bayezıd’ım, sen yıldırım oldun.” dedi. Başka bir rivayete göre ise düşman üzerine yıldırım gibi atıldığından böyle denildi. Sebep her ne olursa olsun, 1. Bayezıd Han, at sürmede çok hünerli bir komutandı.
1396 yılında İstanbul’u kuşattığı zaman haçlıların Niğbolu Kalesi’ne doğru ilerlediğini haber alınca kuşatmadan vazgeçip ordusunun başına geçti ve Niğbolu’ya doğru yıldırım gibi at sürdü. Kaleye yaklaştığında gece vaktiydi. Kale komutanı Doğan Bey’in sabaha kadar dayanmasını söylemek lâzımdı. Sultan, atına atladığı gibi haçlıların arasından geçerek surların dibine kadar gitti ve “Yettim bre Doğan!” dedikten sonra yine haçlıların arasından yıldırım gibi at sürerek ordusunun yanına döndü. Gün ağarınca haçlı ordusu, Yıldırım’ın ordusu karşısında darmadağın oldu.
Fakat böylesine cesur bir komutan olan Yıldırım, Timur tehlikesini değerlendiremedi. Savaş meydanını, diplomasiye tercih etti. Uyarıları ve Timur’un elindeki fil denilen silahı dikkate almadı.
Ankara Savaşı’nda yenilip esir düştü ve esaret altındayken öldü. Sonuçta Osmanlı Devleti, Fetret Devri’ne girdi.
Füzeye Yıldırımhan isminin verilmesiyle tarihe gönderme yapıldığını söyleyenler, Niğbolu’dan sonrasına da bakmalılar.
Osmanlıda ilk füze denemesini yapan Lagari Hasan Çelebi’nin adı, bu füzeye çok yakışırdı.
