AK Parti’nin uzun iktidarında fon krizi
Dile kolay, 24 yıl oldu, dün AK Parti’nin 3 Kasım 2002’de iktidara gelişinin yıl dönümüydü. Fon vurgununun gölgesinde bir video kliple, mesajlarla kutladılar.
AK Parti Genel Başkanvekili Efkan Âlâ; iktidarlarının ülkeye katkısını hem uzunluğuyla hem de vesayeti bitirmesiyle anlatıyordu.
Diyordu ki:
“Bu siyasal istikrarın ülkeye katkısını, AK Parti öncesindeki ortalama 1 yıl 7 ay süren hükümetlerle kıyaslayınız. AK Parti’nin farkı kendiliğinden ortaya çıkar.”
Yine diyordu ki:
“AK Parti, milli iradeyi devlet idaresine hakim kıldı. AK Parti’den sonra (bürokratik) vesayet odakları kaldırıldı.
Her kurum kendi işini yapıyor. Siyaset ülkeyi yönetiyor, devleti yönetiyor. İrade, idareye hakim oldu.”
İkisiyle de övünmekte çok haklı. Ama madalyonun bir de öbür yüzü yok mu?
Türkiye, milletin parasını koruyacak eleklerden develerin geçtiği bir fon krizi yaşıyor.
Buna verdikleri tepkiler, AK Parti’nin uzun iktidarla imtihanı hakkında bir şey söylemiyor mu bize?
UZAYAN İKTİDARLARIN FITRATI
AK Parti Ekonomi İşleri Başkanı Zeybekçi, devlet kurumlarının maalesef büyük ihmalinden bahsediyor. O sırada kendileri neredeydi, neyle meşguldüler, belirtmiyor.
Devlet denetiminde yanlış yapılmış da AK Parti şimdi düzeltiyor, kendileri de mağdur, zaten asıl hedef onların iktidarı, kumpasa ve darbeye halk değil partileri uğramış gibi algılansın isteyenler görüyoruz.
Ama fon mağdurlarıyla oturup vurgunculardan ve devlet kurumlarının ihmalinden yakınırken siyasi sorumluluğun kimde olduğunu atlıyorlar.
Halk, devleti yönetsin diye AK Parti’yi iktidara getirdi. Ve Âlâ’nın da hatırlattığı üzere artık vesayetçilerin bürokratik aklı siyaseti yönetmiyor, siyasi akıl bürokratik işleyişi yönetiyor.
Demek siyasi hesabı iktidardan sorulacak. Devlet veya kurumlar diye bir başkası siyaseten sorumlu tutulmayacak.
Aynı savlara Terörsüz Türkiye sürecinde de rastladık, rastlıyoruz.
Sürekli “bu bir devlet projesidir” cümlesinin altını çizmiyorlar mı?
Siyasi yöneticilerle ilgisi yok, onlardan bilmeyin, devletle İmralı arasında bir mesele gibi anlayacaksak... AK Parti’nin vesayeti yendiği, siyasi iradeyi devlet idaresine hakim kıldığı mesajını nereye koyacağız?
Devletin siyasi akıldan ayrı bir karar vericisi olmadığını, bu kararları yüksek memurların almadığını bakın, AK Parti’nin ikinci adamı da yeri geldi, bildiriyor.
AK Parti’liler, 24 yıllık kesintisiz iktidarlarında vesayeti sandığa gömmekle gurur duymakta haklılar.
Fakat kötü giden işlerin sorumluluğunu almaya gelince hâlâ ‘biz yapmadık, devlet ve kurumlar yaptı, millet adına vesayet odaklarıyla mücadelemiz sürüyor’ argümanına sığınmaları için aynı şeyi diyemeyiz.
Yetki tokmağı tekellerinde, sorumluluk davulunu ise o boyundan bu boyna gezdiriyorlar.
BELÇİKA PARADOKSU
Madalyonun öbür yüzünde bir de uzayan iktidarların ülkelere dezavantajları yer alıyor.
Belçika, bizim kısa ömürlü iktidarlarımızdan daha uzun süren iktidarsız dönemler bile yaşadı, yaşıyor.
Uzayan iktidarların ülkelere yarayıp yaramadığına, ne kazandırıp ne kaybettirdiklerine başkalarının tecrübesinden de bakabiliriz.
En uzun süre hükümet kurulamayan ülke unvanı Belçika’da, Guinness Rekorlar Kitabı’na girdi.
2018-20 arasında federal hükümet kurulamadan 1 yıl 10 ay geçirdiler.
2010-11 arasında da 1 yıl 6 ay geçici idareyle yönetildiler.
Brüksel’deki Başkent Bölgesi Hükümeti 2024-26 arasında 600 gün ortada yoktu.
Fetret dönemlerinde hastane, okul, ulaşım ve benzeri temel kamu hizmetleri aksamadı. Günlük hayat kaliteleri düşmedi. İşlere geçici teknokrat hükümetleri baktı. Hayat durmadı, vergiler toplanmaya ve kurumlar tıkır tıkır çalışmaya devam etti.
Kişi başına 60-65 bin dolar milli gelirleri, refah ve istikrarları bu kaotik süreçlerden zarar görmedi. Ekonomileri Euro bölge ortalamasının üstünde büyüdü. Ekonomistler bu duruma bir ad bile verdi, Belçika Paradoksu.
Kuzey Kore, Belarus, Rusya, Kamerun, Küba, Uganda, Ekvator Ginesi, İran vesairdeki yarım asra kadar uzayan kesintisiz iktidar dönemleri böyle mi peki?
Her ülke bir değil, Belçika deneyimi herkese örnek oluşturmaz elbette.
Bizden ırak olsunlar, hepsini kendine özgü şartlarıyla değerlendirmek gerek.
Fakat bu karşılaştırma, uzun iktidarların avantajları kadar riskleri hakkında da bir fikir verebilir.
KERAMET ŞAHISLARDA DEĞİL KURUMLARDA
Uzun iktidarlar büyük bir istikrar ve kalkınma hamlesiyle başlayıp, güç ve düzen getirebiliyorlar. Ancak uzadıkça avantajları kaybolabiliyor. İlerleyen yıllarda güç zehirlenmesi, ekonomik durgunluk ve kurumsal çöküşlere sürükleyebiliyorlar.
Gücün dengelenmediği ve el değiştirmediği her sistem; yöneticilerde ‘devlet benim’ şahsileştirmesine yol açarak sonunda durgunluk, yolsuzluk, kayırmacılık ve gerileme krizlerine gebe değil midir?
Öyleyse istikrarın sırrı, iktidarların uzunluğundan ve gücün kişilerde toplanmasından ziyade kurumların güçlendirilmesinde aranmalı. Yoksa kriz üretme potansiyeli fıtratlarında var, kaçınılamıyor.
