Olmuş olanlar olmaya devam edenler ve olabilecek olanlar üstüne…
Türkçe sözlükteki en uzun maddelerden birisi de ‘olmak’tır. Geçişsiz fiil ibaresi özellikle yer alır hemen önünde fakat ne geçişli ne de geçişsiz olması onun varlığını tam karşılamaz. Her dilde böylesi doğurgan, yaralı, açık, uçsuz bucaksız kelimeler mutlaka vardır fakat bizdeki ‘olmak’ öylesine halden hale salınır ki neredeyse başımız döner. Bir işin, bir eylemin gerçekleşmesiyle bir meyvenin ermesi, bir hareket ve işi değerlendirmeye tabi tutarken olumluluk diye kullanılmasıyla vakti karşılaması fakat bütün bunların ötesinde insanın ruhsal ve bedensel merhalelerini bile karşılaması şaşırtıcıdır. Diyeceğim kendimizden başlayarak çevremizi, dünü, bugünü nice nice durum ve olguyu onunla ölçüp tartabilir, içerdiği anlam imkanlarıyla yola koyulabiliriz. Arapçadaki ‘kün’ kelimesini tereddütsüz karşıladığı ve bu konuda hemen hiçbir tereddüte imkan vermediği hatırda tutulduğunda kökünün nereye dek gidebileceğini de fark ederiz. Hatta, Ortega Y Gasset bir yerde onu insan ile bütünler ve şöyle der ‘İnsan olmuş olandır ve olan iyidir.’ Oldu mu şimdi?
Eğer bu sözü bir an rehber edinsek ve şöyle düşünsek bir yere çıkabilir miyiz? İnsan olmuş olansa olanı da yaşayandır ve kendiliğinden olacak olanı da içerir. Felsefi duyuş ve antropolojik bilgi yedeğinde yürüdüğümüzde bu yorum elbette bir dizi problemi de içerir. Olmuş olan kadar olmayı sürdüren olacak olanın hükmünü tam yüklenebilir mi? İnsanın olmuş olması onun niteliği yanında problemi diye de okunamaz mı? Olmayı biz mutlak bir iyilik bilinci diye içimizde yaşatırken, olanları sonuçta varlığın yücelmesi ve hayatın değerlenmesi uğrunda da yorumlarken birden tökezleyip kalmaz mıyız? Öyleyse olan üzerine düşünmek, kafa yormak bir gelecek meselesi değil midir? Bir insanın içinde olmuş olanla olmayı sürdüren, olacak olana göz kırparken aynı şey bir toplum için de geçerli değil mi? Geçmişten ders çıkarmak dedikleri şey bütünüyle bir ‘olmak’ sorgulayışı sayılamaz mı? Bir toplum ‘olmak’ ereğini gerçekleştiremeyecekse niye var olsun ki?
Bir yandan hareketli bir yandan inanılmaz derecede pasif bir karakteri var yaşadığımız toplumun. Bu karakter elbette kişilerden, onların yaşama şeklinden ve dünden bugüne süzlüp gelen zihniyet tasavvurlarından geliyor. Tanpınar içten bir sezişle ‘Şark oturup beklemenin yeridir biraz sabrederseniz behemahal her şey ayağınıza gelir’ der bir yerde. Fakat dünkü Şark’ın oluşu , olmayı beklemesinin bir mantığı vardı ve beklemek ‘olmanın’ cüzi değil ruhuydu. Sabır telakkisi uyuşukluğu değil eylem içindeki teslimiyeti karşılıyordu. Şimdi ise hareket diye gösterilen şeyin şuuru yok. Başı gitmiş horoz misali dönüp hareket ediyor sadece ve bu yönden olmuş olanın olmayı sürdürmesi olacak olana bir projeksiyon da tutuyor sanki! En azından son iki yüzyıllık maceramızı bu noktadan gözden geçirmek gerekiyor. Ah vahın ve duygusal reflekslerin ötesinde sağduyu ile yol almak şart.
Hayıflanmak yada birilerini suçlamak da bir düşünme değil tam manasıyla bir kaçma yöntemidir. Edebiyat başta olmak üzere düşünce ve sosyal bilimler ‘olmak’lığın doğası üstüne daha çok gitmek zorundalar. Zaten halâ bir yere tutunabiliyorsak onların varlığı sebebiyledir. Bir dilin lügatinde bir kelime bu kadar geniş yer tutuyorsa o, onun geçirdiği değişim, dönüşüm, açılım ve tecrübeleri de gösterir. Örterek, üstünü kapatıp görmezden gelerek işin içinden çıkılamaz. Hemen her devirde oluştan, sorumluları kutsayacak, masum gösterip aklayacak gönüllüler bulunur. Fakat asıl olmayı bir varlık- yokluk derecesinde görenlerin ne oldukları ve ne olabilecekleridir. Hemen yakınımızda hemen her gün bir şeyler olup bitmekte ve o büyük oluşun fragmanı derecesinde örneklik karakteri kazanmaktadır. Bir toplum kendi oluşunu topyekün bir kaçış ve aldanış üstüne bina edebilir mi?
Elbette edebilir zahmet ve zorluk fertler kadar toplumların da işine gelmez. ‘Zor’ sadece fiziksel bir olgu diye algılandığında onun adamı olmak anlamsızlaşır. Zora koyulmanın bir erdem olduğu fikriyle ancak olmuş ve olacak olanın dairesine gönülden girilebilir. Son zamanda başımızı döndürdüğü kadar hayretimizi artıran oluşların yarın olacaklara çaktığı şimşeği görmek öngörü değil sağduyu ve ahlak meselesidir. İnsanın oluşu ile toplumun oluşmasından kültür ve medeniyet dediğimiz cevher doğar. Zaten sonuçta insanın manevi cevheriyle toplumun medeni cevheri aynı toprakta buluşur. Ona da büyük oluş deriz.
