Dinimizin zamane dindarlarından çektikleri
İnanıyorum ki benim gibi milyonlarca insan, gündemin merkezine oturan fon soygununun toplumda iki türlü yıkıma sebep olduğunu düşünüyor: 1. maddi yıkım, 2. manevi ve ahlâkî yıkım.
1. Maddi yıkım yönünden konu çok tartışıldı, tartışılıyor. Kısaca belirtmem gerekirse, yarım milyona yakın kişinin yüz milyarca lirası gayrimeşru yollardan, üstelik ilgili “herkesin gözü önünde”, yetkililerin erkenden uyarılmasına rağmen, soygunculara kaptırılmıştır. Bu kesinlik kazandı.
Kesinlik kazanan başka bir gerçek de şudur: Bu soygunlar, borsa vs. piyasalar üzerinden milyonlarca insanı da trilyonlarca lira zarara uğratmışlar. Uzmanların yaptıkları bir hesaplamaya göre, toplam kayıplar şimdiden 7,5 trilyon lirayı (150 milyar doları) aşmıştır.
Şunu da ekleyim ki, çalınan paraların hepsi geri getirilemezse, iki taraftan birine zulüm yapılacak: a) Ya yüz binlerce fon mağduruna, “toplayabildiğimiz bu kadar, geri kalanı sineye çekin” denecek ve bu onlara zulüm olacak. Zira dinimize göre, Allah dilerse kendi haklarını affeder, ama kul hakkı yiyenler helallik almadıkça onları affetmez. Allah’ın affetmediği hakkı devlet nasıl affeder! b) Ya da mağdurların kalan hakları kamu bütçesinden ödenecek, bu da topluma zulüm olacak.
2. Manevi ve ahlâkî yıkıma gelince, fon skandalının içinde yer alanların genellikle sözleri, tavırları, kılık kıyafetleri ve ‘mahalle’ mensubiyetleriyle ‘dindarlık’ görüntüsü verdikleri herkesin malumu... Vurgundan edindikleri uçaklarla lüks umre seferleri düzenlediklerine dair haberler ve görüntüler de bunu ispatlıyor. Ayrıca bazı muhafazakâr kişilerin, köşe yazarlarının ve cemaatlerin bu tezgâhta yer alanlara ve göz yumanlara karşı tepkilerini dile getirmeleri de fon rezaletinin ‘dindarlık’ görüntüsü altında işlendiğini göstermektedir.
Bir de muhafazakâr mahalleden oldukları halde, milyonlarca insanın doğrudan veya dolaylı zarar gördüğü bu facia karşısında sessiz kalanlar var ki, bu, onların merhamet duygularının kuruduğunun ispatıdır. Zira Peygamber efendimizin ifadesiyle “Müminler, birbirlerini sevmekte, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermekte, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer.”
Siyasi vs. hesaplarla muhafazakâr çevreye geçmiş gözüken bazı kişilerin ve kurumların, ülkemizin gördüğü en geniş çaplı soygun karşısında bile sus pus olmaları ise mide bulandırıcıdır!
Bu soyguna isimleri karışanlardan bir kısmının yüksek hatırlı kişiler ve kurumlar olduğu, onların yüzünden soyguncuların listesinin açıklanmadığı söyleniyor. Dilerim bu bilgi doğru değildir; doğruysa toplumumuz aynı zamanda korkunç bir ahlâkî çürümüşlükle de karşı karşıyadır.
Bugüne kadar gelişen olaylar, soygunla ilgili haber ve görüntüler kesin olarak şu sonucu gösteriyor:
Soygunun bu kadar büyük olmasında, soygunu yapanların yanında, buna yardım eden veya göz yuman bazı siyasetçilerin ve bürokratların maddi hırsları, ortaklılıkları ve ihmalleri rol oynamıştır. Özetle bazılarının ‘dava’ ilişkisi, bazılarının çıkar ilişkisi, bazılarının aile ilişkisi, bazı üst düzey yetkililerin ihmalleri ülkeyi bu bataklığa sokmuştur. Bunlar da diğer bir ahlâkî çürümüşlüğü gösterir.
***
Bunlar ve daha başka sebepler, bu skandalın oluşmasında -siyasi bağlantıların ve kişisel itibarların yanında- en büyük etkenin dinî görüntü ve söylemler olduğunu düşündürüyor. Yani soygunu yapanlar ve onları buna cesaretlendiren bazı üst düzey siyasiler ve bürokratlar, dinî görüntü ve söylemlerin arkasına saklanarak bu büyük vurgunu yapmışlar, yaptırmışlar, yapılmasına göz yummuşlar, bazı sorumlular da en azından takip ve denetim görevlerini ihmal etmişlerdir.
Bana göre olayın en tehlikeli tarafı ise, dindarlık, ahlak, hak ve adalet gibi yüce değerlere saygı ve güven konusunda toplumda meydana getireceği yıkımdır. Artık insanların büyük kısmı -hatta belki tamamına yakını-, üst tabakayı oluşturan eğitimli kesimlerden çoğunun bu değerlerde yozlaştığına inanıyor. İnsanlar kime inansın, kime güvensinler? Derler ya: ‘Hacı bildiğimizin haçı koynundan çıktı.’
Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, bundan yüz küsur yıl önce İstanbul’daki medreseler hakkında “Kuru kavil geveleyip duruyorlar” demişti.
Keşke sayısı 166’yı bulan ilâhiyat fakültelerimizin hocaları, “kuru kavil geveleme”yi artık bırakıp, ülkemizin canlı sorunlarına gelseler! -Mesela- “vurgun mahallindeki bizim çocuklar”ın, bürokratların, siyasetçilerin, babaların, oğulların… dindarlık görüntüsü altında dine ve ahlaka verdiği zararlar üzerine kamuoyu yoklamaları, bilimsel araştırmalar, tespitler yapsalar, yaptırsalar!
