Kapalı rejimler aklın ve bilimin katilidir
Demokrasilerin en bariz özelliği, herkesin her şeyi konuşabildiği özgür bir tartışma ortamını yaratmasıdır. Bu sayede toplumun en yetkin akılları, farklı düşünen entelektüelleri, hatta aykırı düşünce sahipleri özgürce tartışarak yeni ufuklar açabilir, toplumlarına büyük hayaller kurdurabilirler.
Böylesine tartışmaya açık şeffaf toplumlarda seçkin siyasetçiler, üstün zekalar, en uç görüşleri bile tartışarak bilimin ve yüksek kültürün önünü açarlar aynı zamanda… Dahası böylesine açık toplumları yöneten akıllar, sadece ülke içindekilerin değil, dış dünyadan gelecek güçlü zekaların da önünü açarak yeni imkanlar oluştururlar.
Müslüman toplumların bugününden geriye doğru baktığımızda, ne yazık ki o günlerin bile gerisinde olduğumuz gerçeği ile yüz yüze kalıyoruz. Rivayet odur ki Mu’tezile ekolünün en parlak alimlerinden biri olan el-Cahiz, kimi zaman arkadaşlarıyla münazara ve münakaşa tertip etmek üzere çöle çıkar ve tartışmalar yaparmış. Bilginin ve doğruluğun ancak zihinsel bir mücadele, eleştiri ve test edilme sürecinden geçerek rüştünü ispat edebileceğini savunan el- Cahız’a göre, gerçek ilim, zıt görüşlerin eleştirilerine karşı dayanıklılık gösterebilmelidir. Muhaliflerden kaçan kişi, ilminin zayıf noktalarıyla yüzleşmekten korkuyor demektir.
Özgür tartışmaya önem veren Cahiz, Bağdat’ta bulunduğu sırada bilhassa Aristo’dan yapılan tercümelerden faydalanmış bir bilim insanıdır. Arap ve İslâm kültürünün altın çağında yaşayan Câhiz bu kültürün en büyük temsilcilerinden biri olmuş, hem dinî hem din dışı alanlarda eserler vermiştir. İslâm akılcılığının beşiği olan Basra’da doğması ve elde ettiği diğer imkânlar onu büyük zekâlardan biri yapmıştır. Dinî-siyasî sahadaki eserlerinde İslâm’ın ilk devirlerindeki meseleleri, din dışı eserlerinde ise İslâm kültürünü ve hümanizmasını inceledi. (İslam Ansiklopedisi)
Asıl parlak devrini, 220-233 (835-847) yılları arasında yaşayan ve eserlerini büyük ölçüde bu süreçte veren Cihiz’in aklı, bilimi önceleyen özgürlükçü ufkuyla günümüz Müslüman dünyasını mukayese ettiğimizde, halen Müslüman ülkelerin içinde bulunduğu bilimsel fukaralığın boyutlarını net bir şekilde görmek mümkün.
Çünkü günümüz Müslüman ülkelerinin büyük bir bölümünde despotik rejimler hakimdir. Maalesef eleştirel düşüncenin, akademik özgürlüğün, özgür tartışma ortamının olmadığı bu ülkelerde akıl devre dışı bırakıldığı için bilimin, kültürün, teknolojinin gelişmesi de mümkün olmamaktadır.
Zira kapalı rejimler kapılarını, pencerelerini gerçek dünyaya kapatarak oksijenin olmadığı karanlık gettolar oluştururlar.
Bugün Müslüman dünyada gerek resmi din anlayışı gerekse bilim üretmesi gereken Müslüman bilim insanları, ne yazık ki hukukun, şeffaflığın, fikir özgürlüğünün esas alındığı demokrasi konusunda henüz bir uzlaşmaya varabilmiş değiller.
Bu alimlerin önemli bir bölümü, hala dinin demokrasiyle bir arada olamayacağına inanıyor. Muhtemelen bu İslam uleması, icat ettikleri ‘fetva makamı’ gibi kutsallık arz eden imtiyazlarını demokrasiyle kaybedeceklerine inanıyorlar.
İşte Müslüman dünyadaki bu ‘resmi din’ anlayışı ve henüz yaşadığımız çağın gerçekliğine vakıf olamamış ulema takımı, maalesef Müslüman toplumları dinin özünden uzak tutmaktadır.
Hamid el-Ahmeri’nin şu tespiti meseleyi net bir şekilde özetlemektedir: “Dini kendi elinde bulundurup, insanları despotizmle yöneten kişilerin maslahatına göre yorumlayan bu kurumlar toplum üzerinde hakimiyet kurmanın yolunu açmaktadırlar. Dolayısıyla Batı’dan İslam dünyasına ve Müslüman toplumuna geçen bu kurumlar, karanlık ortaçağdaki despot klise kurumunun taklidiyle yapılandırılmış olup, din vasıtasıyla ruhları ve maddi güçle de bedenleri köleleştirme amacına matuftur.” (Muhammed Hamit el-Ahmeri, Entelektüelin Sorumluluğu, s.189)
Özellikle Yirminci yüzyıldaki siyasilerin dini bir araç olarak kullanmaları, karşıt cepheler oluşturmuş, laik kesimlerin din karşıtı söylemler oluşturmalarının yolunu açmıştır.
Bu çerçevede şunu da hemen açıkça ifade edelim dinin varlığı, müminlerde olduğu gibi laiklerin derinlerinde de mevcuttur. Yani, laikler de aslında din dairesinin dışında değildirler.
Eğer dini kendi asılları dışına çıkararak, siyasetin tam göbeğine yerleştirirsek, onu yeni çatışmalara ve düşmanlıklara kurban ederiz ki bu dine yapılabilecek en büyük haksızlıktır.
Unutmayalım farklı düşünce ve inanca sahip bireylere ve toplumlara mutlak bir denetim biçimini dayatan, kültürel anlamda birleştirici, bütünleştirici bir ruhla bir bakıma itaati esas alan otoriter yönetimler yönettikleri toplumu totaliter bir cehenneme doğru sürüklerler.
