Önce selam sonra kelâm

Aslında doğrudan sohbete dalacaktım bu ilk yazıyla. Belki de akademik dozu daha da ağır basan bir makale yazacaktım. Cuma günü Çorum’da rahmetli Fethi Gemuhluoğlu’yla ilgili bir konuşma yaptıktan sonra vazgeçtim bundan. Çünkü Gemuhluoğlu, o derin, mistik ve samimi “Dostluk Üzerine” başlıklı konuşmasına selâm ile başlamıştı. Ve şu hadis-i şerifi zikretmişti: “Önce selâm sonra kelâm...” Doğruydu. Geleneğimizde sohbete, kelâma, dolayısıyla yazıya –hele de bir ilk yazıysa bu ve gazetemiz Karar’ın da ilk sayısı ise- selâmsız başlanmazdı. Olmazdı. Onun için selâm ile başlamak istedim. Çünkü selâm, insanla insan arasında münasebet kurmanın ilk ve biricik aracıydı, ruhtan ruha atılan bir köprü, muhabbetin ilk adımı, dostluğa, aşka açılan kapı… Kapı dedim de Osmanlı geleneksel ev/saray mimarisini hatırladım; haremlik ve selamlık bölümlerini. Selâmlık, kısaca misafirlerin kabul edildiği bölümdür geleneksel evlerde ve saraylarda. Bir de padişahların her Cuma halkla irtibat kurdukları, halkın talep ve şikâyetlerini aldıkları “Cuma Selâmlığı” var. Selâm vermek, selâm almak önemlidir geleneğimizde. Hatta selâm götürene/getirene hürmet gösterilir, halk arasında bu tür aracılara da “Getiren de götüren de sağ olsun” diye dua edilir. Bir kişi selâmsız geçerse, ona “selâmsız sabahsız” denir. Yine bir kişi diğerine küser, selâm vermezse “selâmı sabahı kesti” derler. Örneğin Cem Sultan, bir beytinde selâmı sabahı kesmeyi; “Bugün hışm edip ol meh-rû selâmın bendeden kesti” mısraıyla ifade eder. Yani demek ister ki, bugün o ay yüzlü sevgili kızıp, benden selâmı kesti. “Sellemehüsselâm”; yani bir sohbete, bir yere destursuz/izinsiz girmektir, nezaketsiz bir davranıştır. Sonra selâmlamanın da bir usûlü vardır. Bu çerçevede tasavvuf, tarikat âdâbındaki selâmlama geleneklerini hatırlamak yeter. Ama sözü uzatmayıp bu konuya girmeyelim.

Toplumda böylesi önemli bir gelenek edebiyatımızda olmaz mı? Olur elbet. Türk edebiyatı bir “Selâm edebiyatı” dense sezâdır. Türküler âşıkların selâmı ile doludur, Divan şiirinde, modern Türk şiirinde selâma geniş yer verilir. Hele sevgiliden selâm gelmesi, âşığı benzersiz bir mutluluğa boğar, kendinden geçirir. Örneğin bir beyitte bu mutluluk;

“Cânıma ezelde bir merhaba sundu çeşm-i yâr

Öyle mest oldum ki gayrın merhabasın bilmedim”

şeklinde dile getirilir. Yârin gözünün sunduğu merhaba ile yârin selâmı ile kendinden geçer âşık. Öyle ki artık bir başkasının merhabasını duymaz olur. Ya ayrılık?.. Sevgililerin ayrılığı, birbirinden habersiz kalışları… Büyük acıdır bu! O büyük acıyı dindirmek için yine selâm girer araya. Pekiyi kim götürecektir selâmı? “Bâd-ı saba”, sabah rüzgârı. O hasretle Ahmedî;

“İlet benim selâmımı dildâra ey sabâ

Arz eylegil selâmımı ol yâre ey sabâ”

der. Ya sevgili/dost, âşığa selâm vermezse!... Bu da âşık için büyük bir acıdır. Hele kendisine selâm vermeyip başkalarına selâm verdiğinde, kederi bir kat daha artar. Aynî, bir şiirinde işte bu kederi; sevgiliden haber ve selâm alamayışını;

“Ne bir peyâm[haber] işittim ne bir selâm senden

Yolunda bin kez ölen değmez mi bir selâma”

beytiyle ifade eder. Doğrudur, sevgilinin uğruna bin kez canını feda eden âşık selâmı hak etmiştir. Hele bir de sevgili/dost selâm vermişse, dünyalar âşığın olur. Tıpkı Zatî’nin “Selâm vermişsin ey huri-likâ [melek yüzlü güzel] âdemlik etmişsin” mısraında dediği gibi selâm vermek insanlıktır çünkü… Selâm vermek; İshak Çelebi’nin “Yaptın sabah gönlümüzü bir selâm ile/Guya ki bir imârete saldın bina seher” beytinde ifade ettiği üzere, sabah sabah bir bina yapmak gibidir; yani gönül yapmaktır.

Biz bu gelenekten geliriz, selâm ile başlayalım… Onun için “Önce selâm sonra kelâm.” Kelâm kalsın gelecek haftaya!...

YORUMLAR (11)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
11 Yorum