Bugün gelinen noktada 15 Temmuz’un payı var mı?
İktidarın yolu belli. Erdoğan, bir anayasa değişikliğine gitmeden, yeterli sayıda milletvekiline ulaşarak ve mecliste erken seçim kararı aldırarak yeniden cumhurbaşkanı olma hakkı arayışında.
Bu konuda gerekli milletvekili sayısına ulaşmasının önünde çok büyük bir engel görünmüyor. AK Parti’nin bu istikamette hesapları olduğu açık. Kürt meselesi üzerinden DEM’in desteğini almak, CHP’deki kaosu kullanarak Özgür Özel’i erken seçime zorlamak önündeki yollar.
İzlediği strateji sadece bu değil.
Daha önceki seçimlerde olduğu gibi, karşısına çıkacak adayın kim olacağını belirleme konusunda ciddi çabaları var. Eskiden bunu daha çok siyasi yollarla yapardı. Örneğin, cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde karşısına çıkacak isimlerin şekillenmesinde basını kullanır, muhalif siyasi partilere yönelik hamlelerde bulunurdu. Ancak bu kez attığı adımlar, önceki yöntemlerinin çok ötesine geçmiş durumda.
Bu yeni yöntem, cebrî bir yöntem. Fiilî kuvvetler birliği düzeninde, elinde tuttuğu adliye gücünü kullanarak ve yasaların keyfî uygulanmasına yol vererek, bir anlamda muhalif ya da rakip gördüğü bir ismi devre dışı bırakacak bir mekanizmayı işletmiş bulunuyor.
Ekrem İmamoğlu, Erdoğan’ın en ciddi rakibi olarak bu şekilde siyasi oyunun dışına atıldı. Ekrem İmamoğlu’na yönelik arka arkaya açılan davalar, onun çevresinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin İstanbul ilçe teşkilatları ve belediyeleriyle ilgili yürütülen soruşturmalar, bir kuşatmayı yapıldığını gösteriyor.
Erdoğan’ın bu süreçte, kendisi ne dese desin, keskin, planlı ve sert hareket ettiği, dolayısıyla bir tür siyasi imaj ve kimlik likidasyonu hedeflediği anlaşılıyor.
Bu yöntemlerle siyasi iktidar, otoriterlik bakımından belli bir çizgiyi geçmiş bulunuyor.
Demokrasilerde iki temel çizgi bulunur.
İlki, seçilmiş iktidarların yargı kararlarını kabul etmesi ve bunlara itiraz etmeksizin uymasıdır.
İkincisi ise muhalefetin varlığını baskı altına almadan siyasi rekabetin sürdürülebileceği bir düzenin varlığıdır.
Her iki konuda da durum ortada. Siyasi eliminasyon, yani muhaliflerin tasfiye edildiği bir süreç yaşanıyor. Bu, devlet gücünün iktidar tarafından kullanılmasıyla gerçekleştirilen bir tasfiye…
Bununla da yetinilmiyor. Suskun, eleştirmeyen bir vatandaş ve toplum talep ediliyor. 15 Temmuz konusunda farklı düşünenler tutuklanıyor, siyasi mizah yapanlar da keza…
Farklı olana, eleştiriye ve mizaha tahammülsüzlük, otoritarizmin ayırt edici özelliğidir.
Şimdi gelelim bunlar içinde 15 Temmuz’un, daha doğrusu 15 Temmuz sonrasının rolüne…
15 Temmuz sonrası alınan tüm tedbirler, şekilleri ve nitelikleri itibarıyla Türkiye’deki siyasi rejimin doğasıyla da doğrudan bağlantılı bir sayfa açmıştır. Yeni oluşan muhafazakâr-ulusalcı-milliyetçi devlet-siyaset ittifakı hem buradan doğmuş hem de bunun derinleşmesine yol açmıştır.
15 Temmuz 2016’daki askerî darbe girişiminin ardından kurulan siyasi rejim, kurumsal açıdan son derece antidemokratik nitelikler taşıyordu. Ancak bugün gelinen noktada, bu zeminde antidemokratik yapının da ötesine geçildiği muhakkaktır.
Benzerleri pek çoktur. Bu tür suçlama ve yargı süreçlerinin, özellikle otoriter rejimlerde, siyasi muhalifleri etkisiz hâle getirmek için nasıl kullanıldığını yakın tarihten biliyoruz. En yakın örnek olarak Putin’in uygulamalarını gösterebiliriz. Daha geriye gidersek Sovyetler Birliği’nde Stalin dönemindeki yargılamalar da benzer bir mekanizma üzerinden işlemişti. 1936’daki yargılamalardan 1954-1955 yıllarındaki yargılamalara kadar pek çok süreç, kanunlar üzerinden yürütülerek siyasi rakipleri tasfiye etmek amacıyla şekillendi.
Ne dış politika gelişmeleri ne silah sanayisindeki gelişmeler ne de ülkenin küresel bir güç hâline gelmesi bu sorunu ve durumu ortadan kaldırıyor.
