Bir ruh olarak Türkiye
Dünyada hiç görmediğimiz, hiç tanımadığımız insanlar hakkında bir kanaat taşırız.
Hiç İngiliz görmemiş olabiliriz ama herkesin zihninde bir “İngiliz imgesi” vardır. Bu imgeyi besleyen hafıza, günlük tecrübemiz değil, tarihtir.
Tarihin ayrıntıları bilinmese de onun ruhu sezilir.
Biz “İngiliz” derken sokakta gördüğümüz bir turisti değil, tarih içinde oluşmuş bir siyasî aklı kastederiz.
Kimlikler kadim yapılar değildir; tarih içinde inşa edilir.
İnsan vardır; “millet” dediğimiz anlam tarih içinde kurulur.
İngiliz, Fransız, Alman, Amerikalı… Hiçbiri mevcut tarihî anlamlarıyla bin yıl öncesine uzanmaz. Hepsi Roma’nın ardından şekillenen yeni siyasî kimliklerdir.
Türklük de böyledir: Tarih içinde anlam kazanan bir kimliktir.
Türklük bir köken değil; bir duruştur.
Modern dünyanın düzeninde Türklük, insanlık onurunu muhafaza eden bir dirençtir.
Türk, dünyanın tek bir merkeze teslim olmaması için direnen iradedir.
Bu mücadeleyi bir yere kadar taşıdı; sonra gücü yetmedi.
Kavganın kalbi buradadır.
Önce anlam kaybolur; sonra istikamet.
Yeniden aynı sorunun etrafındayız.
Biz kimiz; nereye gidiyoruz?
Mücadele asıl olarak kavramlar üzerinedir.
Savaş meydanları bu mücadelenin görünen kısmıdır. Meydanlarda hayat, kavramlarda ise hafıza ve kimlik korunur.
“Türk” kelimesi anlamından koparıldığında, tarihimizle birlikte varoluşumuzu da yitiririz.
Avrupa milletleri, tarih boyunca birbirine karışmış halkların oluşturduğu siyasî ve tarihî birliklerden doğmuştur.
Hepsini birleştiren üst bir ad vardır: Batılılık.
Bizi birleştiren kavram nedir?
Cevabı şu iki kelimede gizlidir: Türklük ve Türkiye.
Türkiye bir hafızadır, bir rüyadır, bir istikamettir.
Bu ülke, Anadolu’da yaşayanların da yüzyıllardır adalet ve haysiyet arayan mazlumların da kalbinde karşılığı olan bir isimdir.
Türkiye, kendi rüyasının peşinden yürüyenlerin yurdudur.
Türkiye nereye gidiyor?
Yeniden bir rüya kurabilecek miyiz?
Erciyes’in gölgesine yeniden sığınabilecek miyiz?
