Kekik kokulu bir mayıs günü
Kasım günleri bitti. Hızır günlerinin ikinci haftasını devirdik. Dışarıda gülün üşümediği vakitlerdeyiz. Tevfik Fikret, mayıs ayını, “sâf u dilber şûh u sevdâkâr bir köylü kızdır” diye târif ediyor. O hâlde bu köylü kızının en saf hâli, kırda bayırda, hattâ yaylada görülür.
Geçen hafta yağmurdan fırsat bulduğumuz bir gün İznik’in Hacıosman Yaylası’na doğru çıktık. Çok şükür bu sene yol boyunca su sesi geliyor. Minik şelâlelere de rastlıyoruz.
Yol boyu kuşburnular açmış. Kuşburnu çiçeğini bilmeyenler, sâdece marmelat yapılan hâlinden ibâret zannederler. Oysa kuşburnu mayısta penbe, beyaz renklerde yalın kat çiçek açar. Gülün en saf, en doğal hâlidir. Hele tomurcuklarının güzelliğini anlatamam. Bunun için yakından bakmak lâzım. Eskiden İstanbul’da, Anadolu’nun kuşburnusuna “nesrin” derlermiş.
Biraz bozuk orman yolunu geçtikten sonra Hacıosman Yaylası’na varıyoruz. Göl, geçen sene kurumuştu. Yağmura doymuş, bu sene. Kurbağaların keyfine diyecek yok. Uzaklarda sarı çiçekli çayırlar… Otların üzerine uzanıp gökyüzünü seyrediyorum. Böyle yapınca hep İlhan Berk, aklıma geliyor. Öğretmenlik yıllarında açık havalarda çocukları bahçeye çıkarıp, çimenlerin üzerine uzanarak gökyüzünü seyretmelerini istermiş. Bulutları, açık mâvi derinliği seyreden çocukların anlattıklarına şaşırırmış.
Yaylaya, ilk biz gelmişiz. Biraz sonra iki âile daha geldi. Tanıştık. Dağ, yayla sevenleri yakın hissettiğimi söyledim. Hafta içi iş güç, hafta sonu ve tâtillerde hep hareket hâlindelermiş. Çocukları cep telefonundan internetten, mümkün olduğu kadar uzak büyütüyorlarmış. Doğayı ve gezmeyi çok seven bu genç çiftlere imrendim. Çünkü emeklilikte değil, genç yaşlarında elleri ayakları tutarken doğanın keyfini çıkarıyorlar.
Kekik toplamadan olmaz. Epeyce var. Aralarda yayla sünbülleri, çiğdemler…
Sarı çiğdem küme küme serilmiş
Taşlarında kekik reyhan dirilmiş
Bu güzellik ta ezelden verilmiş
Fesleğen Yayla sağında solunda (Karacaoğlan)
Hem kendime hem eşe dosta hediye edecek kadar kekik topladım. Nasıl bir koku anlatamam.
Dönerken orman kenarında kaldirik otu toplamadan olmaz. Sonra bir çoban çeşmesinde durup su doldurduk. Çoban çeşmelerinin hastasıyım. Yaylada İlhan Berk, çeşmede Fâruk Nâfiz Çamlıbel.
Derinden derine ırmaklar ağlar
Uzaktan uzağa çoban çeşmesi
Ey suyun sesinden anlayan bağlar
Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi?
Çeşme başı, epey kalabalık. Minik şelâlenin kıyısında piknik yapanlar var. İstanbul’da yaşayan bir arkadaşıma bu çeşmenin suyundan götürüp, “Çay yaparsın” demiştim. Suyun tadına bakınca, “Kıyamam çay yapmaya. Bu ne güzel su!” diye hayret etmişti. Bu su, bizim dibimizde ama yaşadığım yerde hâlâ marketten su alanlar var.
Eve gelince tâze dağ suyundan çay demleyip yayla havasını solumaya devam ettim. Kekiği serince başka türlüsü mümkün değil zâten.
Bahar vurgunu şâirlerden Câhit Sıtkı Tarancı ile bitireyim.
Alıştım her yıl baharı dört gözle beklerim
Kulağım o sabahın kuş cıvıltılarında
Bahar geldi mi her tasaya benden elvedâ
Ben bütün dallarda açan bütün çiçeklerim
