Bugün Kıbrıs’ta seçim var...
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi 56 sandalyeli Parlamentosunu yenilemek üzere 19 parti ve 753 adayla bugün seçime gidiyor. Yapılan anket ve analizlerden anlaşıldığı kadarıyla merkez sağ DISY ve merkez sol AKEL oyların yarısını alacağa, aşırı sağ ELAM yükselişe geçeceğe, eski merkez DİKO ise dördüncü sırada kalacağa benziyor. Yüzde 3.6’lık baraj nedeniyle de en çok yedi partinin parlamentoda yer alabileceği düşünülüyor.
Türkiye açısından bakıldığındaysa bizi seçimlerin sonuçlarından çok yapılmış olması ilgilendiriyor. Çünkü seçimlerin hemen ardından, sonuç ne olursa olsun Türkiye ve KKTC üstündeki BM baskısının artırılıp müzakerelerin yeniden başlatılması olasılığı bulunuyor. Bu süreç zamanı sınırlı, sonucu belirli, 2017’ye kadar varılan uzlaşmalar temel alınarak başlatılacak olursa tabii ki iyi olur.
KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın Perşembe günü Türk-Yunan Forumu üyeleriyle Kadir Has Üniversitesi’nde yaptığı görüşmede altını çizdiği gibi usule ilişkin siyasi eşitlik, dönüşümlü başkanlığı da içeren önkoşullar hem GKRY ve Yunanistan hem de BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi tarafından kabul edilirse, alınacak bir kararla da desteklenirse müzakereler sonuç getirir.
Adanın iki bölgesi ya birleşir ya da ayrılığın kalıcı olduğu kesinleşir. Belki KKTC devlet olarak tanınmaz ama izolasyonlardan, ambargolardan kurtulur. Yok eğer seçim oldu Rum Cumhurbaşkanı rahatladı, sizin taraf da zaten çözümü hep istedi denerek ilkesiz, sınırsız müzakere için baskı oluşturulmaya çalışılırsa çözüm için de taraflar için de kötü olur. Baskı ifrata varırsa da kriz çıkar.
Fakat var olan koşullar altında kimse kriz istemeyeceği, Rum tarafı da KKTC’nin sürece ilişkin şartlarını çok olasıdır ki kabul etmeyeceği için emeklilik günlerine az kalan Genel Sekreter Guterres dünyanın bunca derdi arasında başına yeni bir dert daha açmak istemez. KKTC önceliği iki devletli çözüme verme siyasetinden vazgeçmiş olsa dahi bu fırsat tıpkı daha önce 2004 ve 2017’de olduğu gibi büyük olasılıkla değerlendirilmeden kalır.
Bence Rum tarafı Mart 1964’den bu yana tanınmışlığın kendisine verdiği siyasi imtiyazlardan, AB üyeliğinin sağladığı fırsatlardan, Fransa ile geliştirdiği özel dostluktan, İsrail ile kurguladığı ilişkilerin sağlayacağını umduğu faydadan, Rusya’nın Güvenlik Konseyi’nde oynayacağını bildiği rolden yararlanarak statükoyu daha iyi günler gelene kadar sürdürmeye çalışır. Fırsatını buldukça Türkiye üstüne baskı kurmaya, AİHM kararlarıyla etki üretmeye gayret eder.
Mülkiyete ilişkin konulardaki boşluklardan, uygulamadaki hatalardan, Türkiye’nin kendi içindeki bitmez tükenmez sorunlarından yararlanmayı seçer. Ama şartlı müzakereyi kolay kolay kabullenmez, hepsinin ötesinde de gerçek güç paylaşımına razı olmaz. Erhürman’ın başlangıç için öne sürdüğü dönüşümlü başkanlık önkoşulunu hazmedip içine sindirmez. Başka bir deyişle bugünkü seçimler sonrasında kıpırdanma olur ancak sonuç getirici hareketlenme olmaz.
Kıbrıs yine yönetilmesi gereken bir sorun olarak kalır, ayrılık derinleşir, taraflar birbirinden daha da uzaklaşır. Bundan sonra da hangi çözüm olsun değil hangi kapı açılsın, kapıya kaç polis konsun gibi konular konuşulur. Güven arttırmaya yönelik çoğu çaba Rum tarafınca egemenliklerinin erozyonu olarak görülür. Olsa olsa tarihi varlıklar korunur, birkaç yeni ama siyasi açıdan hijyen alanda işbirliği de yapılır.
Aslında olmayan bir egemenlikten, 62 yıldır kullanılamayan bir yetkiden söz edildiği ise unutulur. Derinlemesine düşünenler Tayvan’dan, Çin’den söz eder. İki tarafta da var olan fakat içeriği tanımlanamayan, koşulları bir türlü belirlenmeyen, belirlediğinde ise hayal kırıklığı yaratıp referandumdan dönen birleşme arzusu yine canlı tutulmaya çalışılır. Ara bölgede gençler görüşür, partililer buluşur, sivil toplum örgütleri bir umut çabalar ancak sonuç değişmez.
Biraz karamsar bir çıkarsama olacak ama bence artık Türk tarafının iki toplumlu, iki kesimli çözüme çok umut bağlamamasında yarar var. 1970’lerin sonu ve sonrası için geçerli olan o yöntem korkarım raf ömrünü doldurdu. Türkiye’nin de KKTC’li yetkililerin de mevcut statükoyu en iyi ne şekilde koruruz diye düşünmesi, mevcut parametrelerden en çok nasıl yararlanırız hesabı yapması gerekiyor.
Özellikle de en büyük açığımızın hukuk alanında olduğunu unutmadan, ciddi hukukçulardan görüş alarak, meşruiyet yaratarak, dünyanın gerçeklerini göz önünde bulundurarak. Ukrayna savaşının anlayış iklimini, Güvenlik Konseyi’nin tanımamaya ilişkin kararlarını, KKTC’nin kendine özgü sorunlarını ve Türkiye’nin imkanlarını dikkate alarak. En makul başlangıç noktasının Erhürman’ın takip ettiği politika olduğunu akıldan çıkartmadan. Hepsinin ötesinde de güç sarhoşluğuna kapılmadan…
