Sevgili ‘cehl-i mukaddes’imiz
Bu günler ‘butlan’ günleri. ‘İktidar kavgası’nın muktedirlere de muhaliflere de tuhaf, yerine göre saçma sapan işler yaptırdığı günler.
Ben yine de pazar günleri okuduğum ya da okumakta olduğum kitaplardan hareketle yazma adetimi değiştirmeyeceğim.
Bugün çalışmayı düşündüğüm konu ‘iktidar kavgası’nın civarında, hatta tam ortasında. O yüzden günümüzün temalarından uzak sayılmaz. Hatta bazı safhalarda günümüzde de insanların davranışlarını etkileyen ‘güdü’lerle, hırslarla, tamahlarla paralellikler kurulabilir.
Bir ara zamanımızın önde gelen tarihçilerinden Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’ın “Farklı Bir İslam Tarihi” kitabına çalışmış (İletişim) sahabe döneminin ve İslam tarihinin daha sonraki dönemlerinin ihtilaflı hatta çoğu kez dokunulmaz sayılan meselelerine Ahmet Yaşar Hoca’nın müsait kıldığı perspektiften bakmaya çalışmıştım.
Ocak’ın sahabe dönemi ihtilaflarını sükunetle ele almasını önemli bulmuş, çığır açıcı bir teşebbüs olduğunu yazmıştım.
Hoca’nın yaptığı işin önemi hakkındaki kanaatim değişmedi.
Sahabe döneminin ihtilaflarına sükunetle, soğukkanlılıkla bakmanın tarihimizin dikensiz gül bahçesi olmadığını görmenin bizi bugünü değerlendirirken daha gerçekçi ve daha sağlıklı bir zemine çekmesi mümkündür.
Eğer sağlıklı bir zemine gelmek istiyorsanız.
İstemiyorsanız bildiğiniz gibi devam edebilir, kökleri çok eskilere dayanan yanlışlarınızda ısrar edebilirsiniz.
Ahmet Yaşar Hoca’nın Farklı Bir İslam Tarihi’ni okuduktan sonra aslında varlığından az çok haberdar olduğum ama okumadığım “Sahabe Dönemi İktidar Kavgası” kitabını okudum. (Ahmet Akbulut, OTTO Yayınları.)
Kitabın ismine aşinaydım, fakat bu zamana kadar niçin okumamıştım?
Belki de kitabı dışından gördüğüm zamanlarda ‘iktidar kavgası’ tabirini zihnimdeki ‘sahabe’ kavramıyla bağdaştıramamıştım.
Ya da mantıklı bir sebebi yoktu, ihmal etmiştim.
Biz, tarihteki ihtilafları sevmiyoruz. Tarihimizin dikensiz gül bahçesi olmasını istiyoruz. Dikensiz bir tarih öğreniyoruz.
Hem öğreniyoruz hem öğretiyoruz.
Böylece tarihi gerçeklikten uzaklaşıyoruz. Hepimizin tarihi ‘yalan söyleyen tarih.’
Tarihi gerçeklikten uzaklaşmak aynı zamanda bugünün gerçekliğinden uzaklaşmak anlamına gelir mi?
Gelebilir.
En azından bizi ‘gerçek olmayan’a alıştırır. Bu yeterince kötü bir şeydir.
Tarihin doğruyu tam olarak söylemesinin imkânsız olduğunu bilhassa Prof. Dr. Şahin Uçar’ın tarih felsefesine çalışırken görmüştük.
Ama bari tarih, bize göz göre göre yalan söylemesin. Doğruya yaklaşmaya, bizi de doğruya yaklaştırmaya çalışsın.
Prof. Dr. Ahmet Akbulut’un çabası bu yönde bir çaba. Bizi doğruya yaklaştırmaya çalışıyor.
Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’ın Farklı Bir İslam Tarihi’ni değerlendirirken ihtilaflı konuları Hz. Osman’ın şehit edilişinden değil de Peygamberimiz’in irtihalinin hemen ardından Beni Saide gölgeliğinde yapılan toplantıdan başlatmasının daha isabetli olacağına işaret etmiştim.
Ahmet Akbulut değerlendirmelerine Beni Saide gölgeliğinden başlıyor.
İhtilaflı konuları ele alma gerekçesini etraflıca anlatıyor.
“Gelenekçi Müslüman zihin toplumsal algıdan hareketle geçmiş nesilleri değerlendirmekte ve idealleştirmektedir. Geçmişten ders alan bir yaklaşım yerine geçmişe öykünen bir zihin modeli geliştirmiştir.”
“Hz. Peygamber sonrası siyasi olayları mercek altına yatırmamızın sebebi başlangıçta siyasi süreçle ilgili olumsuzlukların sonradan nasıl dini alana aktarıldığı ve İslam kültürünün oluşum döneminde dini algıyı ve olguyu nasıl bozduğunu ortaya koymaktır. Bu anlamda Hulefa-i Raşidin devrini sorgulamanın riskini elbette ki biliyoruz. Bu konuda bir cehl-i mukaddes ile karşı karşıyayız.”
‘Cehl-i mukaddes’ yani kutsanmış cehalet. Güzel tabir. Başlangıçta siyasi süreçle ilgili olumsuzlukların dini alana aktarıldığı da isabetli bir tespit.
İnsanlar, büyüklerinden ders almış gibi, bugün de siyasi görüş farklılıklarını itikadi farklılıklar olarak yorumluyor, kendi siyasi görüşünü paylaşmayanları dinden çıkarmakta bir beis görmüyor.
“Geçmişin güdümünden paçasını kurtarmış olan bir Müslümanı şaşkınlığa ve hayrete düşürecek en önemli konu Hz. Peygamber’in vefatından kısa bir süre sonra bir kısım sahabenin birbirini öldürecek kadar siyasi çatışmalara girmiş olmalarıdır. Eğer yönetici siyaset hayatın tamamını kuşatırsa sorun çözme yeteneğini ve niteliğini kaybeder, kendisi çözülmesi gereken bir sorun haline gelir.
‘Cehl-i mukaddesimizi ihlal etmeye Allah izin verirse haftaya kaldığımız yerden devam ederiz.
