Geleceği kim okuyor?
Aynı savaş, bazı Hristiyan çevrelerinde çok farklı bir zaman ölçeği içinde okunuyor.
The Briefing adlı bir yayında geçen ay rastladığım ifade hayli çarpıcıydı; ‘divine intelligence (ilahi istihbarat.)
The Briefing kendisini ‘stratejik dua için peygamberlik içgörüsü’ sağlayan ücretsiz bir yayın olarak tanımlıyor. Dua çalışmalarının, Tanrı’dan geldiğine inandıkları rüyalar tarafından yönlendirilebildiğini söylüyor. Abonelerine sunduğu içerikler arasında “peygamberlik rüyaları”, “dua direktifleri” ve “zamanların ve dönemlerin vahyi” var.
Buradaki “peygamberlik” kelimesiyle, sözünü ettiğim Hıristiyan geleneğinde, Kutsal Ruh’un günümüzde de insanlara rehberlik edebileceğine ve kimi insanların rüyalar, görümler ya da dini sezgiler yoluyla mesaj alabildiği anlatılıyor.
Bu yıl İran meselesi bunun çok somut bir örneğini verdi. 12 Ağustos’ta The Briefing, Lou Engle, Dutch Sheets ve başka dua hareketi liderlerinin İran için bir araya geleceğini duyurdu. Lou Engle, ABD’de büyük dua buluşmaları düzenleyen TheCall hareketinin kurucusu; Dutch Sheets ise dua ve ‘şefaat’ üzerine kitapları ve günlük yayınlarıyla tanınıyor.
14 Ağustos’taki toplantıdan önce 21 günlük dua ve oruç dönemi ilan edildi. Neden 21 gün? Cevap Daniel Kitabında.
Daniel Kitabı, Eski Ahit’te yer alan, saray öyküleriyle rüyaları, görümleri ve sembolik gelecek anlatılarını bir araya getiren metinlerden biri. Onuncu bölümde Daniel üç hafta boyunca yas tutuyor ve oruç benzeri bir dönem geçiriyor. Ardından gördüğü bir görümde ilahi haberci, kendisine ulaşmasının “Pers Krallığı’nın Prensi” tarafından 21 gün boyunca engellendiğini anlatıyor. Metindeki “Pers Prensi”nin neyi ifade ettiği yüzyıllardır farklı şekillerde yorumlanmış. Bazı Hristiyan çevreler bunu Pers bölgesi üzerinde etkili ruhani bir güç olarak okuyor.
2026’da o eski ‘Pers’doğal olarak bugünkü İran’la yan yana getirildi.
The Briefing’de Dutch Sheets’in “İran ve Pers Prensi meselesini dünyada dua edilmesi gereken en önemli konu” olarak gördüğü aktarılıyor. Aynı metinde fiziksel savaşların görünmeyen bir ruhani boyutu bulunduğuna inandıklarını açıkça anlatıyorlar. Lou Engle da İran için yapılacak dua buluşmasını “tarihin kritik bir anında” verilen dini bir görev olarak tarif etti.
Çalışma biçimi ilginç. Diyelim güncel bir olay var. Eski bir kutsal metindeki anlatıyla karşılaştırılıyor. Rüyalar ve dini sezgiler yorumun içine giriyor. Sonra bugünkü olayın yalnız ne anlama geldiği değil, tarihin hangi döneminde yaşandığı ve inananların buna nasıl karşılık vermesi gerektiği düşünülüyor.
İnsanlığın çok eski üç sorusu belki de şunlar: Şimdi ne oluyor? Bundan sonra ne olabilir? Ben bunun karşısında ne yapacağım?
Belirsizlik huzursuzluğu
Teknoloji dünyasında aynı soruların cevabını çok başka araçlarla arıyoruz. Yapay zekaya geçmişin milyonlarca verisini veriyoruz. İklim modellerinde 2050’yi çalıştırıyoruz. Şehirlerin dijital ikizlerini kuruyoruz. Savunma kurumları olası krizleri bilgisayarda defalarca oynatıyor.
Burada veri setinin yerini kutsal metin, simülasyonun yerini yorum alıyor. Aradaki epistemolojik mesafe uçurum kadar büyük. Buna rağmen insanın belirsizlik karşısındaki huzursuzluğu pek değişmemiş görünüyor.
Bu ağlar 2026 sonbaharında da faal. Intercessors for America, kısa adıyla IFA, 23 Eylül’de yaklaşan Amerikan ara seçimleri için ‘Vote Your Values (Değerlerine göre oy ver diye çevirebiliriz)’ adlı canlı bir dua yayını düzenledi. Eyaletlerdeki liderler seçimler için birlikte dua etti. IFA’nın sitesinde Eylül 2026’ya ait Kongre, hükümet ve ara seçimler üzerine dua rehberleri de bulunuyor.
IFA, tam adı Intercessors for America. Türkçede ‘Amerika İçin Şefaatçiler’ denebilir, ama ‘şefaat’ kelimesi kuruluşun ne yaptığını tek başına anlatmıyor. 1973’te kurulan örgüt, ülke ve yöneticiler için dua eden Hristiyanları bir araya getiren bir ağ. Kendi misyonunu “insanları bilgilendirmek, birbirine bağlamak ve ülke ile liderler için dua etmeleri amacıyla harekete geçirmek” diye tanımlıyor. Dua faaliyetinin yanına açıkça ‘action’, yani eylemi de koyuyor. Seçilmiş temsilcilerle iletişim kurmak, eyalet gruplarına katılmak ve belirli konular etrafında örgütlenmek faaliyetlerinin arasında.
Kuruluşun kendi ‘gelecek’ tanımı da epey açıklayıcı. IFA’nın misyon sayfasında ulusların Tanrı’nın iradesine tabi olduğuna, duanın ulusların gidişatını etkileyebileceğine ve inananların sürekli olarak ‘Tanrı’nın ülke için perspektifini’ araması gerektiğine inandıkları yazıyor. Bunlar IFA’nın kendi dini görüşleri.
4 Temmuz’da Washington’daki İncil Müzesi’nde düzenlenen IFA toplantısında sahneye çıkan isimlerden biri Cindy Jacobs’tı. Jacobs, Amerikan karizmatik Hristiyan dünyasında uzun yıllardır faaliyet gösteren bir yazar ve dini konuşmacı. Generals International adlı kuruluşun kurucularından. İran’da rejim değişikliği, Trump’ın geri adım atmaması ve Planned Parenthood’un durdurulması için dua etti.
Planned Parenthood’u da açmak lazım. Amerika’nın en büyük üreme ve cinsel sağlık kuruluş ağlarından biri. Doğum kontrolü, testler ve sağlık hizmetleri veriyor; yasal olduğu yerlerde kürtaj hizmeti de sunuyor. Bu yüzden Amerikan kürtaj tartışmasının yıllardır en görünür kurumlarından.
Jacobs, Sheets ve Engle gibi isimlerin çevresinde sık karşılaşılan bir başka kısaltma var; NAR. Açılımı New Apostolic Reformation, Türkçesiyle Yeni Apostolik Reformasyon.
Adına bakıp bir Protestan mezhebi sanmak kolay. Değil! Merkezi yönetimi, tek lideri ve üyelik listesi bulunan bir kilise örgütü yok. Akademik literatürde NAR; bağımsız kiliseleri, dua hareketlerini ve karizmatik Hristiyan ağlarını birbirine bağlayan gevşek bir çevre için kullanılıyor. Bazı gruplarda günümüzde de ‘havari’ ve ‘peygamberlik’ rollerinin bulunduğuna inanılıyor. Cambridge Üniversitesi’nin yayımladığı 2025 tarihli bir çalışma NAR’ı, Amerikan Hristiyan milliyetçiliği içindeki farklı damarlardan biri olan ‘karizmatik egemenlikçilik’ ile ilişkilendiriyor. Hristiyan milliyetçiliğinin tek bir bütün olmadığını da özellikle vurguluyor.
Bu ayrım önemli, çünkü NAR’ı bütün Evangeliklerle, Evangelikleri de bütün Amerikalı Hristiyanlarla eşitlemek hem yanlış hem de haksız olur.
NAR çevresinde siyasetle gelecek düşüncesinin birbirine bağlandığı kavramlardan biri Seven Mountain Mandate.
Türkçede yerleşmiş bir karşılığı yok. “Yedi Dağ Mandası” Türkçede pek bir şey anlatmıyor. Ben Yedi Dağ Öğretisi demeyi tercih ediyorum.
Yedi alan aile, din, eğitim, medya, sanat ve eğlence, iş dünyası ve yönetim. Öğretinin yorumları aynı değil. Daha yumuşak yorumlarda Hristiyanların bu alanlarda daha etkin olmaları savunuluyor. Egemenlikçi yorumlarda ise Hristiyan değerlerini benimseyen insanların bu kurumlarda liderlik konumlarına gelmesi ve toplumun yönü üzerinde belirleyici olması gerektiği düşüncesi öne çıkıyor. Cambridge’deki çalışma da NAR çevresindeki daha güçlü yorumları bu çerçevede tarif ediyor.
Bu noktada geleceğe bakmak ile geleceği biçimlendirmek birbirine karışıyor.
Bir kehanetin gerçekleşmesini koltukta oturup beklemekten söz etmiyoruz. Bu çevrelerin bir bölümünde dua, örgütlenme ve kurumlarda faaliyet, gelecekte gerçekleşmesi gerektiğine inanılan dünyanın hazırlanmasının yolları olarak görülüyor.
2026 Washington’unda bunun siyasi iktidara ne kadar yakın olduğu tartışması da canlı.
17 Eylül’de Beyaz Saray, “Başkan Trump’ın İnançlı İnsanlar İçin 250 Zaferi” başlıklı resmi bir belge yayımladı. White House Faith Office’in (İnanç Ofisi) kurulması, bütün federal kurumlara inançla ilgili görevliler atanması, dini özgürlük, eğitim, kürtaj karşıtı politikalar ve İsrail desteği gibi başlıklar listenin içinde. Bu, Beyaz Saray’ın kendi başarı anlatısı. NAR’ın hükümeti yönettiğinin kanıtı değil ve böyle okunmamalı. Fakat dini kuruluşların ve dini dilin Trump yönetimi içindeki görünürlüğünü gösteren güncel bir belge.
Ertesi hafta, 24 Eylül’de başka bir güncel veri geldi.
PRRI, yani Public Religion Research Institute, din, kültür ve siyaset üzerine araştırmalar yapan Amerikan kuruluşu, Johns Hopkins Üniversitesi’ndeki Meanings of Democracy Lab ile yeni bir rapor yayımladı. Rapora göre Amerikalıların yüzde 27’si Hristiyan milliyetçiliğini reddeden, yüzde 37’si ise bu görüşlere şüpheyle yaklaşan grupta. Toplamda yaklaşık üçte iki. Üstelik bu mesafe yalnız dini inancı olmayanlardan gelmiyor; çeşitli Hristiyan geleneklerinden geniş kesimler de aynı gruplarda.
Dolayısıyla konu “Hristiyanlar ne düşünüyor?” kadar kaba bir soruya indirgenemez. Hristiyanların kendi içinde de devlet, toplum, kehanet ve dini otorite üzerine ciddi görüş ayrılıkları var.
Amerikan tarihinde eski sembollerin yeni anlamlarla tekrar ortaya çıkması da bu hikayenin parçalarından.
6 Ocak 2021’de Kongre çevresindeki görüntülerde görülen beyaz zeminli, yeşil çam ağaçlı bayrak bunlardan biri. Üzerinde “An Appeal to Heaven” yazıyor. Kelime kelime çevrilirse “Göğe Başvuru.”
Bayrağın geçmişi NAR’dan veya bugünkü Hristiyan siyasi hareketlerinden çok daha eski. Amerikan Devrimi döneminde kullanılan çam ağacı bayraklarının üzerinde aynı ifade vardı. Library of Congress arşivlerinde de bu tarihsel örnekler bulunuyor.
Daha sonra bazı karizmatik Hristiyan ve Hristiyan milliyetçisi çevrelerde yeniden kullanılan bir sembole dönüştü. Bu da bayrağı taşıyan herkesin NAR mensubu olduğu anlamına gelmiyor. Semboller sahiplerini değiştirdikçe anlam da değiştiriyor.
Belki bütün bu malzemenin teknoloji ve gelecek yazılarının arasına neden girdiği şimdi daha anlaşılır.
Bir süredir geleceği tahmin etmek için kullandığımız araçların olağanüstü hızla çoğaldığını izliyoruz. Yapay zeka modelleri artık ekonomi tahmini yapıyor, ilaç molekülleri arıyor, hava durumunu hesaplıyor. Avrupa Dünya’nın dijital ikizlerini geliştiriyor. Ordular yüzlerce olası senaryoyu gerçek olay yaşanmadan önce simüle edebiliyor.
Bunların hiçbiri insanın geleceği bilme ve yönlendirme arzusunu icat etmedi. O arzu çok eski.
Kahinler vardı, astroloji vardı, kehanetler vardı. Dini metinlerin geleceğe ilişkin yorumları vardı. Şimdi bunların yanına devasa hesaplama gücü ve milyarlarca veri noktası eklendi.
Yeni olan belki de geleceğe bakma arzumuz değil, kullandığımız araçların sayısı.
Bir model “yüzde 67 ihtimal” diyor.
Bir ekonomi raporu “resesyon riski” diyor.
Bir iklim simülasyonu 2050 için başka bir dünya gösteriyor.
2026’da geleceği yalnız laboratuvarlarda ve veri merkezlerinde ararsak hikayenin bir bölümünü kaçırıyoruz.
İnsanlık belirsizlikle yaşamayı hiçbir zaman pek sevmedi.
Şimdi elimizde süper bilgisayarlar var ama hala rüyalarımızı da yorumluyoruz.
YAPAY ZEKANIN ARKASINDA BİR ‘İNSAN’ MI VAR?
Yalnız Muse’un küçük bir sırrı var. Bazen telefonun diğer ucundaki işi yapay zeka değil, bir insan yapıyor.
404 Media’nın ulaştığını iddia ettiği Meta içi belgelere göre şirket, Muse’un işletmeleri arama özelliğini test ederken bazı talepleri eğitimli insan temsilcilere devrediyor. Muse isteğinizi alıyor, fakat aramayı bir çağrı merkezi çalışanı yapıp sonucu sisteme geri verebiliyor. Kaç çağrının bu şekilde yürütüldüğü bilinmiyor. Özellik henüz test aşamasında. Meta da bunun dahili denemelerin parçası olduğunu ve kamuya açılmadan önce gerekli açıklamaların yapılacağını söylüyor.
Teknik açıdan bunda şaşırtıcı bir şey olmayabilir. Yeni sistemler test edilirken insanların devreye girip sonuçları kontrol etmesi ve hataları düzeltmesi anlaşılır bir şey.
Komik olan başka... Muse’un pazarlanan görüntüsü, işlerinizi kendi başına halleden bir yapay zeka ajanı. Meta’nın kendi tanıtımında Muse işletmeyi arıyor, konuşmayı yürütüyor, talebi tamamlıyor ve size bir transkriptle dönüyor. Şirket içindeki çalışanlardan bazılarının itirazı da tam buradan çıkmış. Eğer kullanıcı “Ben bir yapay zekayla işimi hallediyorum” sanırken perde arkasında yabancı bir insan onun rezervasyonunu, özel talebini veya başka kişisel ayrıntılarını dinliyorsa, konu yalnız teknolojinin ne kadar iyi olduğu olmaktan çıkıyor. Gizlilik ve açık bilgilendirme meselesine dönüşüyor.
İşin ironisi, yapay zeka sektörünün birkaç yıldır aynı paradoksla yaşaması. Bize giderek daha bağımsız makineler gösteriliyor. Arkalarında ise veri etiketleyenler, çıktıları kontrol edenler, hatalı cevapları düzeltenler, güvenlik incelemesi yapanlar ve bazen doğrudan işi tamamlayan insanlar bulunuyor.
Muse örneği bana 18. yüzyılın ünlü “Mekanik Türk”ünü hatırlattı. 1770’lerde Avusturya’da, Viyana’daki Habsburg sarayı için Wolfgang von Kempelen tarafından yapılan Osmanlı kıyafetli bu satranç otomatının gerçekten ‘düşündüğü’ iddia ediliyordu. Oysa makinenin içinde gizlenen gerçek bir satranç oyuncusu hamleleri yönetiyordu.
2026’da teknoloji biraz daha şık. İnsan artık tahta kutunun içine saklanmıyor, çağrı merkezinde oturuyor.
Meta’nın testi elbette Muse’un ‘sahte yapay zeka’ olduğu anlamına gelmiyor. İnsan desteği geçici olabilir, sistem geliştikçe azalabilir. Zaten şirket bunun henüz piyasaya çıkmamış bir özellik olduğunu söylüyor.
Ama Muse’un hikayesi yapay zeka çağının tuhaf bir huyunu ele veriyor; makinenin ne kadar akıllı olduğunu konuşmayı seviyoruz. Perdenin arkasında kaç insan çalıştığını ise pek sormuyoruz.
