Yapay zekâ sandıkta kaybetti şimdi nereye gidecek?
Amerika’daki ara seçimlerde veri merkezleri güçlü bir siyasi meseleye dönüştü. Seçmenler elektrik faturalarını, su kaynaklarını ve yaşadıkları yerleri korumak istiyor. Teknoloji şirketleri ise yatırımları için yeni adresler arıyor. Fakat gittikleri ülkelerde de onları benzer itirazlar karşılıyor.

Florida’nın Edgewater kentinde 3 Kasım gecesi seçmenlere alışılmadık bir soru soruldu; “Şehirde yeni veri merkezleri kurulması yasaklansın mı?” Seçmenlerin yüzde 77’si, yapay zekânın çalışmasını sağlayan dev tesislerin kendi kentlerinde genişlemesini istemiyordu.
Kaliforniya’daki Alhambra’da da seçmenlerin yüzde 82’si veri merkezlerinin yasaklanmasını destekledi. Illinois’daki Bloomington’da yeni tesislere geçici sınırlama getirilmesi önerisi yüzde 78 destek aldı. Seçim sonuçlarını izleyen Ballotpedia’nın 4 Kasım itibarıyla değerlendirdiği 47 yerel oylamanın 46’sında veri merkezlerinin daha fazla sınırlandırılmasını destekleyen sonuçlar çıktı.
Amerikan siyasetinde uzun zamandır eşine pek rastlanmayan bir manzara bu. Cumhuriyetçilerle Demokratların kolay kolay anlaşamadığı bir dönemde, yapay zekâya hizmet eden dev bilgisayar tesislerine karşı ortak bir itiraz yükseliyor. Üstelik yalnızca yerel referandumlarda değil.
Yıllardır Cumhuriyetçilerin yönettiği Teksas’ta Demokrat Gina Hinojosa, mevcut vali Greg Abbott’u yenerek seçimi kazandı. Hinojosa’nın vaatleri arasında yeni veri merkezlerine izin verilmesini, halkı koruyacak kurallar çıkarılana kadar durdurmak da vardı. Abbott da seçimden önce bu tesislere ilişkin izin ve elektrik bağlantısı süreçlerini askıya almıştı. Bir zamanlar eyaletini yapay zekâ yatırımlarının merkezi olarak pazarlayan Cumhuriyetçi vali, seçimin yaklaşmasıyla aynı yatırımlara sınırlama getirmek zorunda kalmıştı.
NBC’nin sandık çıkış anketinde seçmenlerin yüzde 56’sı, yapay zekâ ve veri merkezlerinin oy kararlarında önemli veya çok önemli bir rol oynadığını söyledi. Ekim ayında yapılan ABC News, Washington Post ve Ipsos araştırmasında ise Amerikalıların yüzde 72’si kendi yaşadığı bölgede yeni veri merkezi kurulmasına karşı çıkıyordu. Demokratların yüzde 81’i, Cumhuriyetçilerin yüzde 58’i aynı görüşteydi.
Bu rakamlar elbette seçmenin yapay zekâyı kullanmayı bıraktığı anlamına gelmiyor. Ama teknoloji şirketlerinin yatırım vaatlerinin artık eskisi kadar kolay kabul edilmediğini gösteriyor. Binlerce bilgisayarın gece gündüz çalıştığı büyük binalardan söz ediyoruz. Devasa miktarda elektrik tüketiyorlar, soğutma sistemlerine ihtiyaç duyuyorlar. Bazı tesisler ciddi miktarda su kullanıyor. Jeneratörleri ve soğutma sistemleri çevrede gürültü yaratabiliyor. Yatırımcılar milyarlarca dolarlık projelerden, ekonomik büyümeden ve yeni iş olanaklarından söz ediyor. O kasabada yaşayanlar ise elektrik faturalarını, içme sularını, tarım arazilerini ve evlerinin değerini düşünüyor. Bütün bunlar teknoloji şirketlerinin hesaplarını da değiştiriyor. Reuters’ın haberine göre bankalar ve yatırım kuruluşları artık veri merkezi projelerini değerlendirirken yerel halkın itirazlarını da ciddi bir finansal risk olarak görüyor.
3 Kasım seçimlerinin ardından teknoloji hisselerinde yaşanan sert düşüşte de yeni düzenlemeler ve izin süreçlerindeki olası gecikmelerin payı olduğu bile konuşuluyor.
Peki şirketler Amerika’da kapılar kapanınca başka ülkelere mi gidecek? Bunun bazı örnekleri zaten yaşandı.
SİNGAPUR’UN İSTEMEDİĞİNİ MALEZYA ALDI
Singapur yıllardır Asya’nın en önemli finans ve teknoloji merkezlerinden biri. Küçük bir ada ülkesi olmasına rağmen güçlü dijital altyapısıyla uluslararası şirketleri çekiyor. Ancak 2019’da hükümet yeni veri merkezlerine sınırlama getirdi. Singapur’da yeni tesis kurmanın zorlaşması üzerine yatırımcılar sınırın hemen ötesindeki Malezya’ya yöneldi. Özellikle Johor eyaleti kısa sürede büyük bir veri merkezi merkezine dönüştü. Singapur’a yakınlığı, daha geniş arazileri ve görece düşük maliyetleri yatırımcıları cezbediyordu.
Google, Microsoft ve başka teknoloji şirketlerinin yatırımlarıyla Malezya yapay zekâ altyapısı yarışında hızla yükseldi. Derken Johor’da da aynı sorular sorulmaya başlandı. Bu tesislerin kullanacağı su nereden gelecekti? Elektrik şebekesi ne kadar yük kaldırabilirdi? 2025’in sonlarında Johor yönetimi suyla soğutulan bazı yeni projelerin genişletilmesinin ertelenmesini istedi. Yeni yatırımlar için daha sıkı teknik incelemeler başlatıldı.
Avrupa’da ise İrlanda’nın deneyimi var. Düşük kurumlar vergisi ve teknoloji şirketlerine sunduğu kolaylıklar sayesinde İrlanda, yıllar boyunca Google, Microsoft, Amazon ve başka devlerin önemli merkezlerinden biri oldu. Ancak yatırımlar arttıkça ülkenin elektrik tüketiminde veri merkezlerinin payı olağanüstü büyüdü. İrlanda İstatistik Kurumunun verilerine göre bu tesisler 2015 yılında ülkede sayaçlarla ölçülen elektriğin yüzde 5’ini tüketiyordu. 2025’te oran yüzde 23’e çıktı. Başka bir ifadeyle İrlanda’da tüketilen her dört birim elektrikten neredeyse biri veri merkezlerine gidiyor.
Dublin çevresindeki elektrik şebekesi bir süre yeni bağlantıları karşılayamaz hale geldi. Yeni tesisler için ciddi sınırlamalar uygulandı. Aralık 2025’te yeni kurallar kabul edildi. Artık yeni veri merkezlerinin kendi elektrik üretimi veya depolama kapasitesini sağlaması ve yıllık tüketimlerinin en az yüzde 80’ini ülkede kurulacak ek yenilenebilir enerji projeleriyle karşılaması gerekiyor.
Bunlar önemli örnekler. Çünkü yerel itirazlar her zaman yatırımın tamamen iptal edilmesiyle sonuçlanmıyor. Bazen şirketler tesisin nasıl çalışacağını değiştirmek zorunda kalıyor.
Öte yandan bazı ülkeler bu yatırımları hâlâ büyük bir fırsat olarak görüyor. Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei, Patagonya’yı veri merkezleri için yeni bir çekim merkezine dönüştürmeye çalışıyor.
Türkiye de bu alandaki yatırımları çekmek istiyor. Turkcell ile Google Cloud’un Türkiye’de toplam 3 milyar doları bulan çok yıllı yatırım planı var. 2030’a kadar ülkenin veri merkezi kapasitesini yaklaşık dört katına çıkarılması hedefleniyor. Ancak yatırımlar büyürken Amerika’da sorulan sorular Türkiye için de geçerli. Elektrik şebekesinin güçlendirilmesi gerekiyorsa maliyeti kim karşılayacak? Bu tesislerin su ihtiyacı ne olacak? Projelerin çevresel etkileri hakkında kamuoyu ne kadar ayrıntılı bilgi alabilecek?
Uluslararası Enerji Ajansının hesaplarına göre dünya genelinde veri merkezlerinin elektrik tüketiminin 2030 yılına kadar yaklaşık iki katına çıkması bekleniyor. Bu artışın en önemli nedenlerinden biri yapay zekâ. Şirketler daha güçlü modeller geliştirmek için daha fazla bilgisayara, daha büyük tesislere ve daha çok enerjiye ihtiyaç duyuyor.
Yeni yatırımlar yerel ekonomilere katkı sağlayabiliyor. Fakat milyarlarca dolarlık yatırım yapılması, o yatırımın bulunduğu yerde yaşayan insanların mutlaka kazançlı çıkacağı anlamına gelmiyor.
‘ONA NE YAPACAĞINI BEN SÖYLEYEBİLİRİM. BAZEN!’
Detroit, 2 Kasım akşamı, ABD’de ara seçime bir gün var. Ülkenin ilk senatörü seçilecek olan Abdul El-Sayed’in son mitinginde mikrofonu alan kadın, kocasını “hayatımın aşkı” diye tanıtıyor. Sonra ekliyor; “Abdul’da ne görüyorsanız o. Hiçbir şirket, hiçbir milyarder, hiçbir çıkar grubu ona ne yapacağını, ne söyleyeceğini söyleyemez. Belki ara sıra ben hariç.” Salon alkışlarla, kahkahalarla karşılık veriyor.

Ertesi gün Michigan seçmeni sandığa gitti. El-Sayed, Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers’ı geride bıraktı. 42 yaşındaki Mısır kökenli El-Sayed, ABD Senatosu’na seçilen ilk Müslüman oldu. Kameralar haklı olarak ona döndü. Ben ise o akşam mikrofonu ona uzatan kadının hikayesine takıldım.
Sarah Jukaku’nun soyadı, dünyanın öbür ucunda, Arap Denizi kıyısındaki bir kasabada adı hala hatırlanan bir siyasetçiden geliyor.
Bhatkal, Hindistan’ın batı kıyısında, Karnataka eyaletinde küçük bir liman kasabası. Kasabanın eski ailelerinin çoğu, Nawayath adı verilen Müslüman tüccar topluluğuna mensup. Kökleri, yüzyıllar önce bu kıyılara gemiyle gelen Arap ve İranlı tüccarlara uzanıyor. Jukaku ailesi de onlardan biri.
Sarah’nın büyükbabası Jukaku Shamsuddin (Hindistan’ın güneyinde, aile adının ya da babanın adının kişinin kendi adından önce yazılması yaygın bir düzen.) 1914’te Bhatkal’de doğmuş. Topluluğunun hem ilk avukatı hem de ilk bakanı olmuş. Kariyeri, Hindistan’ın bağımsızlığından sonraki ilk yıllarda hızla yükselmiş. 1954-1958 arasında Bhatkal belediye başkanlığı yapmış. 1957’de Honnavar’dan eyalet meclisine seçilmiş. Bir yıl sonra, o zamanki adıyla Mysore eyaletinde, B. D. Jatti hükümetinde maliyeden sorumlu bakan yardımcısı olmuş. 1962’de ise S. Nijalingappa hükümetinde elektrikten sorumlu bakan yardımcılığına getirilmiş ki dönemin az sayıda Müslüman siyasetçisi olduğunu da söylemek gerekiyor.
Bhatkal’da onu hala kasabaya yol, elektrik, şehir planı ve okul getiren adam olarak anıyorlar. Oğlu, Sarah Jukaku’nun babası Tayeb Jukaku ise babasının izinden gitmemiş, siyaset yerine tıbbı seçmiş. 1980’lerde ABD’ye gitmiş, Michigan’da önce iç hastalıkları, ardından Henry Ford Hastanesi’nde böbrek hastalıkları uzmanlığı yapmış ve Detroit’te muayenehane açmış. Kızı Sarah da Michigan’da doğup büyümüş.
Sarah ile Abdul, Michigan Üniversitesi’nde, Müslüman Öğrenciler Derneği’nde tanışmışlar. Birinci sınıftayken nişanlanmış kısa süre sonra da hala lisans öğrencisiyken 2006’da evlenmişler. Sarah 19, Abdul 21 yaşındaymış.
Sarah’nın üniversite yılları da sıradan geçmemiş. Sosyoloji ve Yakın Doğu çalışmaları alanlarında onur programında çift anadal yapmış. Bitirme tezinde, mahremiyete ilişkin tutumların Müslüman Amerikalı kadınların sağlık hizmetlerine erişimini nasıl etkilediğini araştırmış. Arap kökenli Amerikalı annelerin doğum öncesi bakımı üzerine bir makalenin de baş yazarı olmuş.
Müslüman Öğrenciler Derneği’nin başkanlığını yapmış. Üniversite, onu Rhodes ve Marshall burslarına aday göstermiş. O sıradaki planı, tıbbi antropoloji okumakmış. Sonrasında çiftin yolları neredeyse birebir aynı çizgiden ilerlemiş. Abdul, Rhodes bursuyla Oxford’a gidip halk sağlığı doktorası yapmış. Sarah da Oxford’da yüksek lisans yapmış. Ardından ikisi de New York’ta, Columbia Üniversitesi’nde tıp okumuş.
Abdul tıp diplomasını aldıktan sonra uzmanlık eğitimini tamamlamamış; halk sağlığına ve siyasete yönelip Detroit Sağlık Müdürlüğü’nü yönetmiş. Bu yüzden hekimlik yapma lisansı bulunmuyor. Sarah ise 2015’te Columbia’dan mezun olup uzmanlık eğitimini Cornell’de ve Michigan Üniversitesi’nde tamamlamış, psikiyatrist olmuş. Bugün Ann Arbor’da kendi muayenehanesi var.
Sarah Jukatu, kampanya boyunca kendi adına röportaj vermedi. Aktif bir sosyal medya hesabı da yok. Çift, iki kızlarını kampanya boyunca kamuoyunun gözünden uzak tuttu; yüzleri internette paylaşılmadı.
Ama kampanyada bir kez, kendi hayatından bir parçayı anlattı. Uzmanlık eğitiminin ortasında ilk kızları doğduğunda, doğum sonrasında ciddi sağlık sorunları yaşamış. Kampanyanın yayımladığı bir videoda, ihtiyaç duyduğu sağlık iznini almasına sendikasının yardım ettiğini anlattı. Kampanya bu hikayeyi, sağlık çalışanlarının sendikal haklarına dair mesajında kullandı.
El-Sayed’in babası da İskenderiye’den Amerika’ya gelmiş. Yani bu evlilik, iki göçmen ailenin evliliği. Biri Nil’in ağzından, öbürü Arap Denizi kıyısından.
El-Sayed, Meet The Real Abdul El-Sayed adlı podcast’te bu evliliğin Mısır tarafındaki karşılığını anlatıyor. Mısır’daki bir amcası ona, 80 milyon Mısırlı varken neden bir Hintli kadınla evlendiğini sormuş. El-Sayed’in cevabı; “Dünyada bir milyar Hintli var. Rakamlara bakınca tercih gayet mantıklı.”
Aynı podcast’te bir adım daha ileri gidiyor: “Yirmi yıldır Güney Hintli bir aileyle evliyim. Belki artık Araptan çok Hintliyimdir.”
Abdul El-Sayed 3 Ocak’ta Washington’da yemin edecek, kameralar yine yeni senatörde olacak doğal olarak. Ama onun hikayesi aslında iki göç hikayesinden oluşuyor. Biri İskenderiye’den, babasının ailesinden başlıyor. Öbürü Arap Denizi kıyısındaki Bhatkal’dan, eşinin ailesinden.
İlkini herkes anlatıyor, ben ikincisinin hikayesini anlatmak istedim.
