Kalabalık, suçu aklamaz
Nazi rejiminin yıkılmasının ardından Almanya’da cevap bekleyen zor sorular vardı. Alman halkı, kendi adına işlenen suçlardan ne kadar sorumluydu? O suçları mümkün kılan rejimin yükselişine katkıda bulunanların, ona destek verenlerin ya da sürmesine sessiz kalanların sorumluluğu neydi?
Alman filozof Karl Jaspers, 1945-1946 kışında Heidelberg Üniversitesinde verdiği dersleri 1946’da Die Schuldfrage (Suçluluk Sorunu) adıyla yayımladı. Tam da Nazi suçlarının hesabının sorulduğu bir dönemde, Alman halkının suçluluğunu tartışmaya açtı. Ancak herkesi tek bir hükümle suçlamak yerine, birbirinden farklı dört suçluluk kategorisi tanımladı: cezai, siyasi, ahlaki ve metafizik suçluluk.
Cezai suçluluk, açık ve belirli yasaları ihlal eden, nesnel olarak kanıtlanabilir fiillerden kaynaklanıyordu. Bu suçluluğa mahkemeler hükmediyordu.
Siyasi suçluluk, bir devletin vatandaşlarının, kendileri doğrudan katılmamış olsalar bile, o devletin eylemlerinin sonuçlarını siyasi bakımdan üstlenmesiydi.
Ahlaki suçluluk, insanın kendi vicdanına hesap vermesiydi.
Metafizik suçluluk ise insanın başka insanların uğradığı kötülükler karşısında duyduğu, mutlak dayanışma yükümlülüğünü yerine getirememekten kaynaklanan ve Tanrı karşısında anlam kazanan varoluşsal sorumluluktu.
Önleyebileceğimiz bir kötülük karşısında elimizden geleni yapmadıysak, kendimizi bütünüyle masum sayabilir miyiz?
Jaspers’ın ayrımı, farklı suçluluk türlerini birbirine karıştırmadan konuşmamızı sağlıyor.
Bir insanın suça hukuken iştirak etmiş olmasıyla bir suçu bilerek desteklemesi aynı şey değil. Sessiz kalmak da doğrudan suç işlemekle özdeş değil. Her birinin koşulları, ağırlığı ve sonuçları farklı. Fakat bunları birbirinden ayırmak, sorumluluktan kaçmak için gerekçe oluşturmuyor.
Hukuken suçlu olmamak, ahlaken sorumsuz olmak anlamına gelmiyor.
Bir devlet insanları etnik, dini ya da siyasi kimlikleri nedeniyle eziyor, sürüyor, hapsediyor veya öldürüyorsa mesele artık sıradan bir siyasi anlaşmazlık olmaktan çıkar. Böyle bir politikayı bile bile savunmak ya da sonuçlarını görmemek için bilmezden gelmek, o politikayı sürdüren iktidara verilen desteği özensiz bir siyasi tercihin ötesine taşır. Bir partiye oy vermek, tek başına ceza hukuku anlamında suç ortaklığı oluşturmaz. Ama sandık tercihi de, öngörülebilir sonuçlarıyla birlikte, insanı vicdanının yargısından kurtarmaz.
İnsan, kendi grubunun yanlışlarını görmekte zorlanır. Çünkü savunduğu, çoğu zaman bir siyasi tercihten ibaret değildir; ailesidir, mahallesidir, kimliğidir, aidiyetidir. Kendi tarafı yanlış yaptığında mazeret üretir, karşı taraf yaptığında hükmünü verir. Aynı fiil, failin kimliğine göre başka bir isim alır.
Aidiyet hissi, insanın dünyayla kurduğu bağı güçlendirebilir; ancak sorgulanamaz hâle gelirse, kişi muhakemesini kendi grubunun beklentilerine teslim edebilir.
İnsan, kendini ait hissettiği çevrenin yanlışlarına karşı çıkarsa dışlanmaktan korkar. Sessizliğini sadakat, itirazı ihanet saymaya başlar. Bir süre sonra artık kendi vicdanına göre karar vermeyi bırakır; grubun kendisinden beklediği şeyi vicdanının sesi sanır.
Oysa bir topluluğa ait olmak, onun her yaptığını onaylamayı gerektirmez. Bir iktidarın işlediği suçu, o topluluğun her üyesine bireysel suç olarak yüklemek ne kadar yanlışsa, o topluluğa ait olmayı kişisel sorumluluktan kaçmanın gerekçesi yapmak da o kadar yanlıştır.
Belki de en zor soru, başkasının işlediği suçtan ne ölçüde sorumlu olduğumuz değil, o suç karşısında ne yaptığımızdır. Gördük mü? İtiraz ettik mi? Engelleyebileceğimiz bir kötülüğe engel olmak için risk aldık mı? Yoksa kalabalığın arasında kaybolmayı mı seçtik?
Bu soruların cevabı herkeste aynı olmayacaktır. Herkesten kahramanlık beklenemez. Ama müdahale edebilecekken sessiz kalan, o sessizliğin kendi tercihi olduğunu kabul etmelidir.
Bir toplumun ahlaki kapasitesi, kendi tarafı haksız olduğunda bunu dile getirebilen insanların varlığıyla ölçülür.
Kalabalığı tek bir hükümle mahkûm etmek adaleti sağlamaz. Ama kalabalığın parçası olmak da ortak olunan suçları aklamaz.
