Bir insansız çocukluk ya da Mustafa Ruhi Şirin…
Bir otuz yılı aşkın zamandı. Güneşli bir sonbahar cumartesinde Cağaloğlu, Çatalçeşme Sokak’ta önümde tertemiz giyimli bir adam yürüyordu. Sakin ve düşünceliydi adımları. İçimde benim gittiğim yere gidiyor galiba diye bir his uyandı. Adımlarımı hızlandırdım. Yanından geçerken hafiften yüzüne baktım. Aydınlıktı.Gözlüklüydü. Sağ elinde deri bir çanta vardı. Sanki henüz on dokuz yaşındaki varlığım onun istikametinde yol alsın karşılıklı kılavuzluk etsin istedim. Üretmen Han’ın merdivenlerini hızla çıktım. 413 nolu, içerisi kitap yığınlarıyla dolu odadaki bir ayağı daima kırık koltuğa oturdum. Sezai Karakoç bir yere göndermişti. Belki de Abdullah Işıklar’dan borç alınmıştı. Işıklar Kitabevi’ndeki ortamı aktarırken kapı vuruldu. Az önce gördüğüm adam gelmişti. Selam verdi, sessizce oturdu. Soru sordu. Cevap aldı. Yorum yapmadı. Vakit geçti. İzin istedi. Gidince arkasında derin bir boşluk oluştu.
Mustafa Ruhi Şirin ile kırk yılı bulan tanışıklığım böyle başladı. Onun TRT İstanbul Radyosu’nda çalıştığını, Cahit Zarifoğlu ile arkadaş olduğunu da öğrendim. ‘Özgür Bahar’ şiirini okutmuştu radyoda Karakoç’un. O zamanlar nadirdi böyle şeyler. Bir yerde anılmak, görülmek kolay değildi her şair için. Ayrıca, Zarifoğlu’nun son dünya dileğini de getirmişti bir gelişinde. Bir hastane odasından, şairce dünyaya bakmak istemişti de Zarifoğlu, bir kuşun birden cama çarpması misali yerini bulmamıştı bu dilek.
Mustafa Ruhi Şirin gelişen zamanda, ağabeyim, meslektaşım, dost ve sırdaşım oldu. Beraber zaman dedikleri endişenin içinde döndük. Hızla oluyordu her şey. Umut arada güneş gibi bir doğuyor bir kayboluyordu. Robotlar insanı aradan çıkarmanın zaferiydi mesela ilkin. İnsansız hava araçları sınırlar kadar gecenin ve gündüzün gözlerini bağlarken yapay zeka ruhu da devre dışı bırakacaktı önümüze zamanla. Oysa insansız çocukluk felaket demekti ve çocuğun bir ‘araca’ dönüştürüldüğü dünyada sonumuz felaket demekti. İnsan annesiz ve babasız kalınca değil asıl varlığının dışına, hakikatin ötesine atıldığında öksüz kalırdı. Kültürel öksüzlük hayatla birleşince kötülük ve şiddet kaçınılmaz olurdu. Ancak çocukların hakkının gözetildiği daha doğrusu insanın çocukluktan koparılmadığı bir dünyanın hakikiliği olabilirdi. İnsanın değil toplumların da çocukluk hakları vardı.
Mustafa Ruhi Şirin mizacından sızan duru niyetle çocuk meselesini erkenden kavramış adeta Sezai Karakoç’un ‘Anneler ve Çocuklar’ şiirinde çizdiği evrene teslim olmuştu. Yazabildiğince yazacak, okuyabildiğince okuyacak, düşünebildiğince düşünecek fakat sonunda eyleme geçecekti. Eylemi, paradan puldan, ideolojiden politikadan, dolaylı niyetten ve şahsi hesaplardan sıyıracak insanın ve toplumun tam ortasına bir emanet diye koyacaktı. Neydi o emanet? Eğer bir merkez oluşturulabilir ve burada çocuğa dair evrensel işler yapılabilirse umut ayakta tutulabilirdi. Çocuk Vakfı, Bosna’da on binlerce çocuğun katledildiği bir dönemde değil sadece Türkiye sosyolojisinin dinamikleri sebebiyle kentlerde büyük bir çocuk krizinin yükseldiği günlerde hayata geçti. Açılış gününün detayları vicdanını yitirmemiş her katılımcının hafızasında yaşamaktadır.
Mustafa Ruhi Şirin, Türkiye’de çocuk ve çocuk meselesinin bütün boyutlarıyla bilinip tartışılması adına hemen herkesle temas kurdu. Kongreler düzenledi. Toplantılar yaptı. Geniş bir network yarattı. Yayın faaliyetlerinde bulundu. Alanında uzman binlerce insanın katkısına açık kaldı. Kentleşme sert ve acil bir çocuk problemine zemin hazırlarken tecimenler bu alanı keşfetmekte gecikmediler. Eğitimden modaya hemen her alanda çocuk kârlı bir işe dönüştü. Mustafa Ruhi Şirin en başından böylesi ilişkilere karşı durdu. Teklifleri geri çevirdi. Çocuk ödevine herkesin hazırlanması gereğinin altını çizdi. Ayrıca günlükten şiire, hikayeden denemeye hemen her türde iç aleminin buğusunu bütün cömertliğiyle kaleme döktü. Onun bazen insanı yoran çok detaycı ama mutlak temellendirme yöntemi baştan beri koyulduğu idealist ve temiz kalma açıklığının bir sonucuydu. Onun eylem, tutum ve duruşunun hemen her yeri buruş buruş edilmiş insanlığınızın ortasında örneklik taşıdığını düşünüyorum.
Türkiye bir ‘trajik tekrar’lar ülkesidir ve esastan sapmanın maliyeti her zaman yüksektir. Yarım asrı aşan edebiyat, insan, hayat, yayın ve dostluk pratiği içinde Mustafa Ruhi Şiirin’i çalışmak, toplum olarak kaçırdığımız fırsatlar kadar taşıdığımız inkanları da gözden geçirmek anlamına gelir. Çocuğu bir ödev olarak çalışmak ve bu konuda sonuna kadar sebat göstermek bir karakter meselesidir. Bu ülkede kalıcı ve yaratıcı hemen her iş kendi meczupluklarının yüksek ısrarlarından sapmadan yol yürüyen idealist ahlakçıların eseridir. Yine bir otuz küsür yıl evvel bu kez iri kirazlarla Diriliş’in bürosuna gelen Mustafa Ruhi Şirin, mutlak bir kiraz ışığının şevkiyle çocuk meselesine aday olmayı sürdürüyor. Onun enerjisi kadar niyeti, emeği kadar sabrı, aşkı kadar kabaran öfkesi tertemiz samimiyetinin bayrağı olarak dalgalanıyor.
