50 yıl sonra
3 Mayıs’ta, İyi Parti, benim Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi (TMFS ) kitabımın 50’nci yılı için bir anma yaptı. 1976… Töre dergisinde tefrika edildikten sonra yayımlandığı günler. Sağ olsunlar, bir de ciltli hatıra baskısı yaptılar ve parti teşkilatlarına dağıttılar. Genel Başkan Sayın Müsavat Dervişoğlu, bu anmada başı çekti.
TMFS yayımlandığı ilk ayda 7500 adet satmıştı. Bir fikir kitabının değil bir ayda, bir yılda bile bu sayıyı yakalaması olağanüstüdür.
Ben de bu vesileyle dönüp TMFS’de ne yazmıştım, köşe taşları nelerdi diye sorguladım. Elli yıl içinde bilimdeki gelişmelerin desteklediği, çürüttüğü, güçlendirdiği yönler var mı? Şimdi tekrar yazacak olsam nasıl yazardım?
Birkaç köşe taşı, bu elli yıllık uzaktan bakışta da öne çıktı. Toplum birimleri ve zaman içinde gelişimleri, bir numarada. Sonra, cephelerde değil medyada ve zihinlerde dövüşülen yeni topyekûn harp. Bir de bizim sevgili Tonton Vatandaş’ımız. Bu üçü eskimemiş. Eskiyen yönleri de var, mesela Komünizmin-Bilimsel Sosyalizm’in eleştirisi. Yazdıklarımdan vaz geçmiyorum ama SSCB’nin çöküşünden ve Çin’in “fareyi tuttuktan kelli kedinin rengi fark etmez” tezinden sonra o eleştiri artık anakronik… Hani bugün Roma’nın Jüpiter dinini tenkit eder misiniz?
TOPLUM BİRİMLERİ
Bugüne hitap eden, bugünü anlamamızda gerekli yönler ne? Bunlar da var ve belki elli yıl öncekinden daha ağırlıklı. Toplum birimleri yine başta. Nedir toplum birimleri anlayışı? Şöyle: İnsan, aynı anda ve iç içe birçok toplum birimine birden mensuptur. Ailesi, sülalesi, hemşehrileri, tuttuğu takım, siyasi partisi, meslek grubu, etnisitesi, milleti, mezhebi, sosyal sınıfı, ümmeti… İnsanın mensubiyet hissettiği bütün toplum birimlerini sevmesi kadar tabii bir şey yoktur şüphesiz. Fakat “…cilik”leri yaratan, bu birimlerin menfaatleri çatıştığı zaman hangisinin tercih edildiğidir.
Toplum birimlerinin evrimi, tarih öncesinden başlayarak insan toplumlarının sülaleden, klandan kabileye, aşirete, boya, ‘etni’ye, millete ; genellikle daha küçük birimlerden daha büyük birimlere doğru evrilmesidir. Bazen küçük birimlere mensubiyet tamamen kaybolurken bazen devam etmiş. Bazı büyük birimler, daha küçük fakat bağlayıcı gücü daha yüksek birimlerle siyasi teşkilatlanmada rekabet edememiş. Tek raylı mutlak bir gidiş yok. Ama genelde küçükten büyüğe doğru bir gelişme var.
NASIL’DAN NİÇİN’E
Toplum birimleri ve toplum birimlerinin evrimi, benim keşfettiğim kavramlar değil. Türkçülüğün Esasları (Gökalp, 1923) ve hele Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları (Sadri Maksudi Arsal, 1955) eserlerinde bu tezlerin âlâsı var. Belki benim bakış açım ve toplum birimlerinden çıkarak ideolojilerin tarifine gidilmesi biraz yeni. Fakat o yıllardan bugüne en büyük değişiklik, sosyolojik gerçeklerin ele alınışında.
Her ne kadar sosyolojinin kurucularından August Comte bu yeni bilime “Sosyal Fizik” dese de sosyoloji, fizik gibi olacakları tahmin eden değil, bulunanları tasvir eden bir dal olarak yürüdü. İlla İngilizce yazarsak; “predictive” değil, “descriptive” bir dal oldu. Başka bir deyişle, daha ziyade “Nasıl?” sorusunun cevabını verdi. “Niçin?” sorusuna pek girmedi. Bu beklenir. Çünkü toplum fizik ve kimyanın uğraştığı sistemlerden daha karmaşıktır. Zaten biyoloji ve tıp, karmaşıklıkta bu temel bilimlerin epey önündeyken insanın ve insan psikolojisinin, hele de birçok insanın birbiriyle ilişkisinin incelenmesi karmaşık üstü karmaşıktır.
Sosyolojide “Niçin?”i sormaya başlayan yaklaşımlar arasında, Edward O. Wilson’un Sosyobiyoloji’sini ve daha sonra Leda Cosmides ve John Tooby ikilisinin Evrim Psikolojisi’ni sayabiliriz. İsterseniz bunlara Steven Pinker’i de ekleyebilirsiniz.
Konuyu çok geniş tuttum. Hakkıyla bağlamam için sanki bir TMFS daha yazmam lazım. Bir başka bilim adamıyla bu yazıyı sonlandırayım. Açıkta kalan uçları belki ileride toparlarım.
EDEBİYAT LAZIM!
Bakınız biyoloji, evrim ve sosyoloji nasıl bir araya geliyor. Robin Dunbar adlı bir biyolojik antropolog, bizim “sosyal beynimiz”in kapasitesinin en fazla 150 kişilik bir arkadaş grubunu kaldırabileceğini söylüyor. Prefrontal korteks (PFC) denilen en gelişmiş beyin bölgesinin, içinde yaşadığımız toplumun fertlerini ve aralarındaki ilişkileri aklımızda tutabilmemiz için geliştiğini söylüyor. Kilise cemaatlerinden mahallî arkadaş gruplarına kadar insanların her zaman 150 tavanına çarptığını, bu sayı aşıldığında grubun bölünüp iki topluluk hâline geldiğini örnekleriyle anlatıyor.
Dunbar, o 70- 80 -100- 120 ve en çok 150 kişinin bir araya geldiğinde ne yaptığı sorusuna da cevap veriyor: İnsan toplumları günlük hayatlarında dedikodu ile bir arada yaşar. Kahvehanelere, ev toplantılarına, publara, lokantalara gidin; o eski klanlara, “kavim”lere bakın. Klanı bir arada tutan şey dedikodudur. Toplulukta düzeni sağlayan, kuralları ihlal edeni dışlayan da dedikodu ağıdır.
En çarpıcı bulduğum tespiti de şu: Toplum 150 kişiyi aşacaksa o zaman edebiyata ihtiyaç vardır.
Bu konulara devam etmeliyim. Eğer çok sıkmadıysam.
