Biz hep böyle miydik yoksa sonradan mı bu kadar kirlendik?
Son yıllarda derin bir ahlaki çürüme ve yozlaşma yaşadığımız konusunda hemen herkesin aynı fikirde olduğu kanaatindeyim. Bu çürümeyi tetikleyen farklı etkenler olabilir.
Bu bağlamda ekonomik krizin ahlaki deformasyonu daha da derinleştirdiğini biliyoruz. Çünkü iktidar gücünün yarattığı finansal şımarıklık, değerler skalasını tahrip ettiği için ya da ahlaklı olmanın parasal bir karşılığı olmadığı için insanlar kendilerini ahlaki kurallarla sınırlı hissetmiyorlar.
Halen yaşamakta olduğumuz kirliliği, zaman zaman dindarlar üzerinden okumaya çalıştığım için dindarlara haksızlık ettiğim yönünde eleştiriler alıyorum. Kirlilik, sadece bir kesimle sınırlı değil elbette. Toplumun hemen bütün katlarında ahlaki bir çürüme söz konusu…
Benim altını çizmeye çalıştığım; özellikle dindarlık bilincine sahip olan insanların ahlaki hassasiyetlerinin daha yüksek olması gerektiğidir. Elbette ahlaki zafiyetin derinleşmesi, bütün toplum kesimlerini ilgilendiren bir meseledir.
Maalesef bütün toplumla birlikte, dindarlar da ahlak sınavını kaybetmiş bulunuyorlar. En can yakıcı olanı da adalet, hakkaniyet, liyakat, merhamet, şefkat ve ahlaklı olmak gibi değerlerin dindarlar için de artık bir anlam ifade etmiyor olmasıdır.
Kişisel anlamda hayatımın bir döneminde, kısa da olsa AK Parti ile siyasal bir bağımın olması dolayısıyla yaşanan bazı örnekler fevkalade içimi acıtıyor.
Geçtiğimiz günlerde, Bursa’da birlikte siyasi çalışmalar yaptığımız bir dostum aradı ve dindarlarla yolsuzluk kelimesini birlikte kullandığım için beni eleştirdi, kırgınlığını iletti. Elbette eleştirecek, bu son derece doğal. Ama sonrasında kullandığı “dostum biz artık iktidar olduk, geçmişte iktidar partilerinin etrafında yer alanlar, devletin imkanlarından faydalandılar, şimdi sıra bizde, iktidar nimetlerinden yararlanmayalım mı” şeklindeki ifadeleri, açıkçası beni dehşete düşürdü.
Dostuma dedim ki: “İşte dindarları, tam da bu yüzden eleştiriyorum. Eğer biz de hiçbir ahlaki ve hukuki kural tanımadan, geçmişte eleştirdiklerimiz gibi davranacaksak, o zaman vazgeçelim bu dindarlık sevdasından.”
Hiçbir faydası olmayacağını bile bile AK Parti’nin 2002’de yola çıkarken dillendirdiği şu ilkeleri hatırlatmak zorumda kaldım:
“Siyasette ilkeli yaklaşımların yerini günü birlik çıkar ilişkilerine bıraktığı bir donemde ‘ahlak’ en önemli değer olarak öne çıkmıştır. Devlet ve toplum hayatını tahrip eden rüşvet, yolsuzluk, usulsüzlük ve partizanlık gibi yozlaşmaların yaygınlaşması, siyasetin kurum olarak itibar kaybetmesine ve halkın siyaset kurumuna olan güvenin sarsılmasına sebep olmuştur.”
Maalesef AK Parti’ye gönül verenlerin önemli bir bölümü, hukuk, liyakat ve şeffaflık gibi değerlerle ilgilenmiyorlar artık. Dolayısıyla, onlara AK Parti’nin yola çıkarken ortaya koyduğu ilkeleri hatırlatmanın da bir faydası yok…
Ama bir konuda da haksızlık etmeyelim. Bugün itibariyle bilimde, teknolojide ve kültürel alanda dünya ile rekabet edebilecek başarıların altına imza atamıyoruz ama kendi vatandaşlarımızı itibarsızlaştırmada, yolsuzluk ve usulsüzlükler konusunda fetva üretmede, ahlaki ilkeleri bay pas ederek kirliliklerimizi örtmede çok başarılıyız…
Her konuda başarılı olacak halimiz yok herhalde… Biz Türk’üz, şanlı Osmanlı’nın varisleriyiz. Gerekirse hurafeleri bile dinin asıllarından göstererek Türk’ün şanını yükseltmeyi iyi biliriz…
Batı’nın icat ettiği “fikir özgürlüğü” gibi değerlere itibar eden “dış güçler”in içimizdeki uzantılarının, devletimizin bekasını tehlikeye atacak fikirlerini susturmak devletimizin şanındandır!
Biz her vesileyle “Hz. Ömer adaleti” nutukları atıp, ‘dava’ adına bizim mahalleden olmayanları hapse atmanın faziletine inanırız…
Meselenin bu trajik boyutu elbette iç açıcı değil. Ne yazık ki günümüzün dindarları, esas itibariyle dinin özüyle irtibatlarını kaybetmiş durumdalar. Zira biliyoruz ki din, sadece bazı teorik ilkelerden ibaret değil. Dindarlık, beşeri ve ahlaki davranışlarımızın yanında, tabiat ve eşya ile ilişkilerimize de yansımak durumundadır.
Bu çerçevede, Ali Bardakoğlu Hoca’nın şu tespitinin altını özellikle çizmekte yarar var: “Dindarlığın ve dine bağlılığın belli ibadetleri yerine getirme veya belli haramlardan uzak durma gibi dar bir alana hapsedildiği, daha kapsamlı bir dindarlık bilincinin yeterince yerleşmediği günümüz İslam dünyasında, bu anlayışa bağlı olarak temel insan haklarının korunması, insan/kul hakkının gözetilmesi konusunda yeterli düzeyde bir dini duyarlılığın oluşmadığını da üzülerek görmekteyiz.” (Yüzleşme, s.55)
