Savaş bile TÜİK’in imanını zayıflatamıyor
2018 yılından bu yana “TÜİK’in enflasyonu” diye bir deyim var artık hayatımızda. Uzun yıllara dayanan bir demokrasi tecrübesine sahip olan Türkiye, gelişmiş demokrasilerle karşılaştırıldığında özellikle ‘hukukun üstünlüğü’ ve kurumların özerkliği anlamında tam bir hukuk devleti kimliğine sahip olmasa da her şeye rağmen işleyen bir demokrasiye sahipti.
AK Parti öncesindeki siyasal iktidarlara yönelik zaman zaman sert eleştirilerde bulunduk. Ama her şeye rağmen o dönemde devletin kurumsal hafızası sağlamdı ve özellikle Merkez Bankası, TÜİK gibi kurumlar iktidardan bağımsız olarak kararlar alabiliyordu. Aynı şekilde AK Parti iktidarının ilk on yılında da bu kurumlar, bağımsız kararlar almaya devam etti.
Ancak sonradan icat ettiğimiz alaturka sistemle birlikte bütün devlet kurumları gibi ekonomik karaktere sahip kurumlar da siyasi iktidarın rüzgarına kapılarak ekonomide kâbus yılları başlamış oldu.
Dolayısıyla bağımsızlığını yitiren bu kurumlar, ekonomik gerçekliklere göre değil de siyasal yönlendirmelere göre irrasyonel kararlar almak durumunda kaldıkları için Türkiye kriz sarmalından bir türlü kurtulamıyor.
Mesela; Mehmet Şimşek gelmeden önce özellikle TÜİK’in enflasyon hesaplamaları, bir güvensizlik simgesi haline gelmişti ve neredeyse toplumun bütün kesimlerinde, TÜİK’in her ay yaptığı açıklamalar adeta bir ‘enflasyon masalı’ olarak algılanıyordu.
Bakanlığa gelişiyle birlikte irrasyoneliteden dönüş mesajları veren Şimşek sonrasında da görüldü ki TÜİK o bildiğimiz aynı masalları anlatmaya devam ediyor.
TÜİK, hayatın ve ekonominin gerçekleriyle uzaktan yakından ilgisi olmayan öylesine bir enflasyon hesaplaması yapıyor ki, ne hikmetse sonunda kaybeden hep vatandaş oluyor.
Çarşıda, pazarda, marketlerde her gün adeta yağmur gibi gelen zamlarla insanlar yaşama mücadelesi verirken TÜİK’in kalemi gerçekleri yazmaya bir türlü cesaret edemiyor.
Mesela; yanı başımızda bir savaş yaşanıyor. Özellikle akaryakıt, gaz ve elektriğe gelen zamlar bile TÜİK’in imanını zayıflatmaya yetmiyor. Ve onlar kağıt üzerinde enflasyonu düşürmeye devam ediyor.
TÜİK’in hesabını artık kimse çözemiyor. Mesela bu hesaba göre; mart ayı enflasyonu 1,94 artarken yıllık bazda 30,84 olarak gerçekleşmiş. ENAG ise aylığı yüzde 4,10; yıllığı 54,62 olarak açıkladı. İTO verilerine göreyse aynı dönem aylık yüzde 2,97 olmuştu. 24 Şubat ile 2 Nisan arasında 15 kez yüzde 15 zamlanan akaryakıt başta olmak üzere iğneden ipliğe gelen tarihî zamları TÜİK göz ardı etmiş durumda.
Kısacası gerçeklerle bağını koparan TÜİK, iktidarı en azından kağıt üzerinde mutlu etmek için her ay bize yeni bir hikaye anlatıyor. Eğer “Ne olacak bu memleketin hali? Sofradaki yangın yaşama umudumuzu yok ediyor” gibi hayıflanmalarla kalbinize zarar verdiğinize inanıyorsanız, lütfen kısa süreliğine de olsa “TÜİK masalları”na şöyle bir bakıp geçin mutlaka bir faydası olacaktır!
Yine de mutlu olamıyorsanız, ekonomist Mahfi Eğilmez’in kişisel bloğundaki “7 maddede ekonomide illüzyon rehberi” yazısını okumanızı öneririm. Yazısında “Rakamlar da hikâye de eğilip bükülüyorsa, artık ortada bir ekonomi değil bir illüzyon vardır” diyen Eğilmez’in 7. maddede yer alan enflasyonla ilgili şu ifadeleri, TÜİK’in illüzyon fotoğrafı gibi sanki…
“-Enflasyon sepetini güncellersin. Konut, kira ve aidatlar hızla artarken bunların sepetteki ağırlıklarını düşürürsün.
Sonuç: Enflasyon gerilemiş görünür. Hayat pahalılaşır ama rakamlar sakinleşir.”
Toplum olarak çok iyi biliyoruz ki; sofralarımızdaki yangın, enflasyona asla yansımıyor. “Şapkadan tavşan çıkarmak” diye bir tabir vardır, galiba TÜİK bu tabire de zam yaptı ve ekonomist İnan Mutlu’nun ifadesiyle artık şapkadan dinozor çıkarıyor.
Maalesef rasyonel ekonomiyi bilen bir isim olan Mehmet Şimşek’in yapısal reformları yapma cesareti ve özellikle de gücü olmadığı için sadece vaziyet idare ediliyor o kadar. Oysa Şimşek de çok iyi bilir ki, bir ülkede hukuk olmadan rasyonel bir ekonomiyi hayata geçirmek asla mümkün değildir.
Bugün Türkiye hukuk alanında derin bir kriz yaşanıyor ve toplumun adalete olan güveni diplerde seyrediyor. Haliyle hukukun koruyuculuğunun kaybolduğu bir ülkede, tek tek bireyler dahil üreten sanayicinin de esnafın da kendisini güvende hissetmesi mümkün değildir.
Daha da vahim olanı, ‘güven’in kaybolduğu bir ortamda ‘korku’ ikliminin hakim olmasıdır. Bu yüzden de memleketteki gidişatı eleştiren iş dünyasının temsilcileri, yarın başlarına ne tür bir gailenin açılacağından emin olamazlar.
