Suriye’de birkaç günde neler oldu?
Suriye’de birkaç gün içinde SDG merkezinde yaşanan gelişmeler birçok önemli problemi birden çözmeye yetti. En başta, içinde YPG’nin bulunduğu ama birçok Arap aşiret ve grubuyla hacim kazanmış olan büyük bir koalisyonu dağıttı. Sadece YPG kaldı ve onlar da eğer anlaşma son anda bir kez daha bozulmazsa Kürtlerin yaşadığı bölgelerle sınırlı bir alana çekilmiş oldular.
Suriye yönetimi iktidarını ve otoritesini pekiştirdi… Bunu henüz bütün bölgelerde tam olarak sağlamış olmasalar da merkezi otoritenin dışında kalan en geniş sahayı kendilerine bağladılar.
YPG/SDG birkaç yıldır hükmettikleri ama büyük çoğunluğunu Arapların oluşturduğu yerlerden çekilmek zorunda kaldı. Harita hızlıca değişti. Ancak, haritada kaybetseler de 60 yıllık Baas rejimi boyunca sahip olmadıkları vatandaşlık, kimlik, dil ve eğitim haklarını kazandılar. Böylelikle Suriye’de Kürt varlığını inkar dönemi yeni Cumhurbaşkanı Şara ile birlikte resmen bitmiş oldu. Sadece kültürel haklar değil. Valilik, bakan yardımcılığı ve merkezi yönetimde çeşitli üst düzey bürokratik görevler için de kontenjanlar verildi.
Bütün bunları Suriyeli Kürtlerin kazanımı olarak görmek gerekiyor. Ancak, YPG/SDG’nin birkaç gün içinde yaşadığı hayalkırıklığı; yani ABD tarafından terkedilip kendi kaderleriyle başbaşa bırakılmaları herşeyin önüne geçti. 10 Mart Mutabakatı’nı yetersiz bulup uygulamıyorlardı, şimdi daha azını vaadeden 18 Ocak anlaşmasına razı oldular.
Bu noktada biraz duralım… Birkaç gün öncesine kadar SDG’ye atfedilen güç ile bugün ortayla çıkan tablo arasındaki uçurumu konuşalım. Hem bizim hükümetin ve kamuoyunun nezdinde hem de bölgede SDG, Amerika ile İsrail tarafından desteklenen ve bazı tahminlere göre 50 bin ile 100 bin arasında askere sahip güçlü bir yapı olarak biliniyordu. Çözüm sürecine dahil olup olmaması hayati öneme sahipti. İsrail, bölgedeki radikal unsurlara karşı mutlaka ama mutlaka onların seküler kimlikleri nedeniyle bir denge olarak Suriye içinde özerk olmasını sağlayacaktı, vs. Üzerine bir de Suriye yönetiminin ciddi bir orduya sahip olmadığı neredeyse kesin bilgi gibi kabul ediliyordu.
Bütün analizler, bilgiler ve komplo teorileri fiyaskoyla sonuçlandı. Bunların hiçbirisi olmadığı gibi işaretleri dahi görülmedi. Ne sahada askeri bir güç ve direnç ne ABD desteği ne de İsrail’e atfedilen büyük oyun kuruculuk!
Bir haftadır yaşananlar, dış politika analizi ve retoriğinde savrulmamın hangi boyutlara varabildiğini gösterdi. Bunu bir kenara not edelim.
Elbette şimdi en önemli mesele çözüm sürecinde bir duygusal kırılma yaşanmasını önlemek ve Türkiye için bu tarihi fırsat penceresini açık tutabilmektir. Bir anlamda sürecin en duygusal ve kırılgan aşamasına geçmiş bulunuyoruz. Ankara’nın sadece ülke içindekiler değil bölgedeki bütün Kürtler için himayeci olması yeni aşamayı yönetmenin olmazsa olmaz şartıdır. Ve elbette süreci hızlandırmanın, mesaiyi artırmanın da zamanıdır. Ne kadar uzarsa o kadar risk olacağını biliyoruz artık.
Ne son yaşananlar ne de PKK ya da SDG’nin gerilemesi tek başına başarı değildir. Başarı ve zafer sürecin mutlak bir çözümle tamamlanmasıdır. Çözüm de herkesin kendisini iyi hissedeceği ve ortak bir gelecek duygusu taşıyacağı bir noktaya ulaşmaktır.
