Portekiz notları - II

Gezimin ikinci ayağında Porto’dayım. Trenle Lizbon’dan yaklaşık üç saat süren bir yolculuk yapıyorum. Bana, neredeyse aynı fiyata, uçakla 50 dakikada gitmemi öneren otel görevlisinin sözünü dinlemediğime pişman oluyorum. Çünkü trenle gideyim ki yolda etrafı seyreder, daha çok yer görürüm şeklindeki hayalim, suya düşüyor. Zira yolda görülecek pek bir şey yok. Kıraç topraklar, tek tük köy ve kasabalar ve fabrikalar. Böylece Porto’ya varıyoruz.

Porto ilk başta biraz hayal kırıklığı. Bakımsız binaların peşi sıra sokaklar. Etrafta pek görülesi bir şey yok gibi geliyor bize. Şehrin merkezine, Avenida dos Aliados, varınca bu ilk intibaımız değişiyor. Büyükçe bir meydan, tarihi binalarla çevrili, canlı, kıpır kıpır. Güler yüzlü ve neşeli insanlarla dolu. Oradan hemen aşağıya inince de şehri ikiye bölen Douro nehri ve onun iki yakasını görüyoruz. İliklerimize işlemiş ya İstanbul, burayı da İstanbul’la kıyaslamadan alamıyoruz kendimizi. İki yaka, birbirine bağlayan köprüler, şehir hatları vapuru misali oradan oraya insan taşıyan turist tekneleri vs. Nehrin güneyinde meşhur Porto şarabının üretildiği mahzenler var. Her markanın kendi tesisi, mahzeni bulunuyor. İlginç bir sunum şekli de mevcut. Birçok marka kendi restoranını, daha doğrusu şarap tadım yerini, açmış. İçeri girdiğinizde sizi fıçılar, asma katta ise şarap tadımı ve ikramlar bekliyor. İkram yapan garsonla ayak üstü sohbet ediyorum. Türkiye’den geldiğimi söyleyince “İstanbul, football, Benfica ” diyor. İngilizcesi zayıf, yarım yamalak konuşuyoruz. Anlaşılan bir Portekiz takımı Benfica, İstanbul’a bir Türk takımı ile maç yapmaya gelmiş yakın zamanda. Ben de “Fenerbahçe” diyorum. Anlıyor, gülüşüyoruz. Bazı yerlerde konsepte bir de canlı fado müziği eşlik ediyor. Açıkçası bu konsepti çok beğendim, ancak itiraf edeyim hep duyduğumuz o Porto şarabı benim hoşuma gitmedi. Aşırı tatlı, likörümsü bir tadı var. Neden böyle diye sordum, üzümünden dolayıymış.

Porto’da okyanus kıyısı bir ülkede olduğunuzu Lizbon’a göre çok daha fazla hissediyorsunuz. Lizbon gibi halicin içine kurulmuş, denizle mesafeli değil Porto. Plajlar, okyanusta yüzen insanlar, mayo, plaj havlusu satılan dükkânlar çok daha farklı kılıyor Porto’yu bu konuda. Bu arada hemen belirteyim, okyanus kıyısına gidince hava hemen değişiyor. 20 dakika beride şehrin içindeki sıcak ve boğucu hava, okyanus kıyısında tamamen farklı. Gayet serin ve rüzgârlı bir kıyı karşılıyor bizi. Açığa, ufka doğru bakınca ise koyu gri bulutlar ve sis görünüyor. Okyanus adeta bize “ben başka bir dünyayım” diyor.

Porto’da dikkatimi çeken bir ayrıntı da özellikle kiliselerin dış duvarlarındaki seramik ve çiniler. Özellikle mavi-beyaz renklerdeki bu süslemeler oldukça yaygın. Kütahya çinileri ile kıyaslamaya bile gerek görmüyorum, onların yanında çok sade ve yavanlar. Bir Portekiz klasiği olan yıkık dökük, bakımsız bina ekolünden bu çiniler de nasiplerini almışlar. Gördüklerimin çoğunun o ya da bu tarafı dökülmüş, bakıma muhtaçtı.

Öğlen acıktığımızda buralarda ne yenir diye turist otobüsümüzün şoförüne danışıyorum. “Francesinha” adlı yerel bir yemekten bahsediyor. “Tüm Portekiz’in milli yemeği diye satılır ama aslen Porto’nun yemeğidir, Lizbon’lular bizden çaldı” diye bilgilendirmeyi de ihmal etmiyor. Aklıma Yunanistan ile baklava, cacık, lokum vs yemekleri paylaşamamamız geliyor. İnsan her yerde aynı insan diyorum içimden. Francesinha, kat kat hamurun içine çeşitli, et salam, sucuk ve benzerlerinin konulduğu börek-lazanya tarzı bir yemek. Bol miktarda sos dökülmüş, adeta bir tür çorbanın içinde geliyor. Ana tarif aynı olsa da her restoranın, bölgenin sosu farklıymış. Kelime anlamı “küçük Fransız”. Evlenince Portekiz’e yerleşmiş bir fransız kadının icat ettiği söyleniyor. Ama başka hikâyeleri de var. Çok ağır bir yemek. Yedikten sonra saatlerce susamama neden oluyor. Yerken tadı iyi de sonrası tatsız.

Gece hayatı ise daha kısıtlı ama daha gürültülü. Barlar sokağı muhiti olan Riberia bölgesine gidiyorum. Sokaklara atılmış masalar ve yüksek sesle, kahkahalarla sohbet eden insanlar. Lizbon’dan daha kanlı canlı bir şehir havası veriyor bana Porto. Akdeniz’e kıyısı olmayan bir Akdeniz şehri adeta. Anne ve babasının Angola bağımsızlık savaşında savaştığını gururla anlatan barmenimin ikram ettiği yerel kokteyllerden içiyorum. Portekiz klasiği, onlar da çok şekerli. Şeker müptelası bir ülkede olduğumu bir kez daha hatırlıyorum.
Son günümüzde ise, Lizbon’a dönüş ve kürkçü dükkanı misali bizi İstanbul’a getirecek olan uçağımıza biniyoruz. Geride, kendine has, şirin ve çok keyif aldığımız Portekiz’i bırakarak.

YORUMLAR
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.