El’in yazısı kimin yazısı?
Bayılıyorum şu dilimize. Şu başlıkta hem el, hem yazı hem de kim aynı anda kaç anlama birden bürünüyor. Vurguya, imlaya hatta niyete göre öbeklenip çözülüyor ifade. O sebepten her dil onu konuşup yazanın açık ‘yazısıdır’. O yazı ki ‘yazı’ oluncaya dek nice tecrübe nice elekten geçmiştir. Şimdilerde el de yazı da öylesine kimsenin umurunda sayılmaz. Kitap denilen varlık bile yavaş yavaş çekiliyor hayattan. Ömrünü bir kütüphane kurup da onun önünde kahve içmek hayalini kuran kaç kişi var? Haydi kurdunuz diyelim kütüphanenizi o kitapları elde tutacak mekan genişliği nerede? Fakat yine de sonuna kadar derdimiz olacak kitap. Şöyle veya böyle yıkıla sürüne kitapla olacağız, kitapla doğacağız. El’imizi kitaptan ve yazıdan çekmeyeceğiz.
Geçen hafta kitap ve yazıyla ilgili iki hadise yaşadım. Hemen her sabah önünden geçtiğim bir kitapçı var. Güzergahımda birden fazla kitapçı var ama onun önünde özellikle duruyorum. Bir tür içten gelen merak ve saygıyla kitaplara göz gezdiriyorum. Vitrin camından yansıyan suretim hafiften bir yabansılık hissettirse de aldırmıyorum. Bu kez biraz fazla durdum. Vitrindeki kitapları saymaya başladım. Yirmidört adet kitap vardı. Renklerini, yayınevleri isimlerini okudum, kapak tasarımlarını inceledim hızla. Pek çoğunu beğenmedim renk ve boyut olarak. Yetinmedim kaç kitap yerli kaç kitap çeviri diye saydım. Dört yerli yazar vardı. Gerisi çeviri. Edebiyat olarak da sadece Peride Celal göz kırpıyordu, Kurtlar kitabıyla. Bu vitrin bir veriyse eğer dedim, vay bize. Demek kendimizle yeterince meşgul değiliz. Dışarıda arıyoruz ne varsa?
Yürüdüm, yürürken de bana Ankara’dan gelen kargo paketini düşündüm. Çolpan Kitap göndermişti. İçinde benim ve Haydar Ergülen’in Hiyeratik serisinden basılan el yazısı şiir kitaplarımız vardı. ‘elyazısı gevezedir’ ismini koymuş Ergülen kitabına. Durdum. Tarttım. Elyazısı ve gevezelik arasında gidip geldim. Başkasının yazısı anlamında kullandığına yordum ‘elyazısını’. Eğer dedim, bunu değil de bizzat insanın ve şairin kendisinin elyazısını kastediyorsa sözü ağızdan ele, kaleme veriyor ve böylece sadece akılcı değil varlıksal bir yer değiştirmeye uğratıyor yazıyı, diye düşündüm. İnce, ritmik, yekpare, atlas kumaş benzeri geniş ve yaygın bir uzayı var ‘Eskiden Terzi’ şairinin. Oturmuş inci gibi dizmiş yazıyı. Şiire gönül düşürenler için kaçırılmayacak bir imkan.
Kendi kitabımı inceledim. ‘olmayan şeyden konuşuyoruz seninle’. Benim el yazım daha amatör Haydar Ergülen’in yazısına göre. Yaralı, taşlıklı, törpülenmemiş kendi başına buyrumlu. Yazım hatası yapabilir her an. Büyük harfi küçük tercih edebilir keyfince. İlk şiirlerimden henüz hiçbir kitabıma girmemiş son yazdığım şiirlere kadar seçip yazmıştım ben de. Defter, kalem ve kağıtta kaldığım için el yazısına düşkünüm. Bana tekrar geri dönmek, yazdığın şeyi çoğaltmak zor geliyor. Dizinin yönetmeni şair dostum Mehmet Can Doğan’a söz vermiş olmasaydım vazgeçerdim. Yazmazdım tekrar şiirlerimi. Başkasının şiirini el yazısıyla yazmaya benzemiyor bu. Daha önce yaşadığınız biricikliği tekrara girişmek gibi oluyor. Oysa şiir bir kez yazılır, sonra da çoğaltılır.
Yazımız, el yazımız, bizim bir halimizi değil haller içinde nice halimizi gösterir. Ben de o gözle baktım el yazıma. Sevinmiş, gerilmiş, yorulmuş, sıkılmış ama ısrar etmişim. Bazen daha minik bazen daha iri yazmışım harfleri. El yazısına dönmüşüm. Yazım hatası yapmaktan korkmamışım. Yazı bana doğru işlerken ben kelimelerin arasından geçmişim. Kararlılık ana eksen olmuş. Tereddütsüz yürümüş harfler. Tekrar dönsem aynı hizada yürürdüm. Hatta bazı yerleri çizer, karalardım. Okurda nasıl bir yankı bulacağını düşünmeden imla hataları yapardım. Ama belli ki elim alışmış. Ben elime ve yazıma dönmüşüm.
Bugüne kadar yazdığım hemen hemen pek çok şiir defterlerde, el yazımla duruyor. Yayımlanmamış, kitaplara şimdilik sokulmamış, birkaç mısralık ömür sürebilmiş olanları da var aralarında. Defter ve el yazısı onlara tuhaf bir kavmiyetçilik veriyor. Kendi ormanlarını korumaya yemin etmiş yerliler gibi yalın ayak, elde kazma kürek bekliyorlar. Uyumuşlar desen değil. Teyakkuz belki ana karakterleri. Bir aşamadan sonra insanın karakteri misali oturuyor el yazısı. Dünden bugüne defterlere, el yazılarına eğilmek kendi karakter çizgilerimizi de gözden geçirmek anlamına geliyor. Kendiliğindenliğin ırası olduğu yerden sızıyor.
Haydar Ergülen’in kitabının son şiiri belki de kendiliğindenlik olgusunun en zarif yansıması. ‘Üç Sereserçe’ adını taşıyor şiir. Şair, sereserçeyi öyle yazmış ki, r harflerinin uygun adım refleksleri bütün e’leri ip gibi sıraya dizmiş. Üç kelimesinin çoğul tekliği onlara nizam vermiş. El yazısı ile şiir patlaması el ele yürümüş. Gazetelerden serçe dökülsün diye iç geçiren kişi kim olabilir? ‘Serçelerin Şarkısı’ filmini kim hatırlar? Mikhalkov’un çağdaş bir epik sayılan ‘12’ filmindeki serçe kime dökülür? Dökülse dökülse sonuçta şiire ve elyazısına dökülür.
Elyazısından çıkıp insana ve onun yazısına, her şeyin başlayıp geldiği ve bizi kurduğu eşiğe varmak zor mu? Ben nicedir, günde beş on dakika sol elimle de yazıyorum. Sağ elim yaşamaya alışmak gibi şaşırtıcı değil. Ama sol elim hayatın hala neden şaşırtıcı ve değerli olduğunu hatırlatıyor, yazdıkça. Unuttuğumuz şey el yazısını denedikçe açığa çıkıyor. El yazısı şiir kitapları da bunu getirir belki, belki.
