Ezop ve yıkılan duvar

Burada dün, sadece geçmişte yaşayanın malı olarak kalmaz. Sen yaşadıkça üzerine miras kalır, diline kemiğine siner, toprağından bayırından göverir can bulur. Dağda dolaşan keçinin bile gölgesi Roma yoluna düşer. Uyanık olan bunu bilir, onu sahiplenir, tutar kendisinin kılar. Yarın için yola bu bilgiyle çıkar.

Bir gün işyerindeki odamda öylece oturuyordum. Yöneticiydim. Birden kapı vuruldu ve sanki sinsi tilki içeri girdi. Kuyruğundaki sessiz kıvrılışı görmesem belki sinsi bile demeyecektim. Oturdu. Soruları kurnaz. Ses tonu dost. Bakışları kaçak. Kalktı gitti. Arkasından kapımda bir merkep. Kırar gibi daldı dokunduğu her şeyi. Ne dediğini anlamadım. Zaten bir derdi de yoktu. Peşinden tavşan, tıslayan kaz. Ürkek serçe, yaban domuzu, çakalın kardeşleri, kurt ve köpek de geri kalmadı. Çene yordular. Dil döktüler. Soru sordular. Av eti sundular. Suretler insandı. Dedim ya, burada dün olan sadece dün yaşayanın malı sayılmaz. Bin yıllık testi yanı başında sızdırır. İnkar imanın bayrağını çeker. İşte o an şavkıdı zihnim, düğüm çözüldü. Geçmişte, onca klasik kitap, onca imalı söz, onca dolaylı anlatım boşuna değildir, insanı hem anlatmak ve korumak için bu yola, soyutlamalara girişilmiştir. Geçmiş bu yolla her an günceldir burada. Ve lafı çoğaltmaya değil aklı arttırmaya yarar.

***

Bunlar eskilerin hikayeleri, geçti o günler, o devran bitti, şimdi başka bir alem var dediğin yerde, birden yer sarsılır, karınca saydığın şeytan neferine döner, kıtmir bilip mağarada kemiği kemiğine değen ciğerine pençe salar. Uyanıklık ve ebedi soru ve sorgulama ana şiar olmadıkça, altta yatan üstekini ele geçirir, onun bayrağını toprağa gömüp kendi sancağını göğe diker. Öyleyse burada var olmak iddiasında samimi ve kararlıysan, kültüre bakacaksın, sanata, arkeolojiye, tarihe, felsefe ve edebiyata dalacaksın. Onun mermerine yazıt dikeceksin.…Bir kez değil hep ve sonsuza dek bakacaksın. Bir gözle değil çok gözle inanarak bakacaksın.

Ezop da dünün hep yaşayan kaynaklarındandır mesela. Onun anlattığına göre, çoban kırda sürüsünü otlatmaktaymış. Yukarılardan süzülen kartal gözüne çoktan bir kuzuyu kestirmiş. Bir an çobanın gafletinden faydalanmış, kuzunun tekini pençesiyle kaldırıp götürmüş. Tabiattaki tek ana taklitçi insan mı sanırsın? Her canlı birbirinin çırağıdır. Olan biteni seyreden karga heveslenmiş, yukarı aşağı manevra yapmış. Çığlık atıp pençe savurmuş. Sonrada da sürüye dalıp kuzuyu götürmenin hayaline kapılmış. Sen misin haddin olmayan işe girişen. Pençeleri kuzunun tüylerine dolanmış. Çoban da ibret olsun diye onun kanatlarını bir güzel kesivermiş.

***

Şimdi ben odamda bir başıma tilkinin oyunundan merkebin düşüne dalmış, insanın zaman ve mekandaki hallerine hayret etmenin derdine düşmüşken, ülkem sanki bir evmiş de ben onun balkonuna çıkıp uzaklara dalmışım. Şu daha dün olanlar, haşhaş yutmuş barbarların gece saldırısı, kadın çocuk demeden ateş salışları, Tanrıya inat inkarın tetiğini çekip can söküşleri, umudu ve özgürlüğü karartıp alçalışın sürüsüne dönüşmeleri, muhtemeldir ki yarın da gelecek nesillerin başına hep gelecek diye düşünürken Mevlana’nın yarılan duvar hikayesini hatırlayıverdim. Adamın evi birden yıkılıvermiş kış ortasında. Ve ‘Sen ne insafsız ve kötü bir evsin’ demiş adam. ‘Hadi beni düşünmedin, şu kadını, çocukları bu soğukta nerede barındırayım? Nereye sığınalım? Günah değil mi yaptığın, önceden bana haber vermen, uyarman gerekmez miydi?’ En sonu dayanamamış yıkık ev; ‘Ne zaman ağzımı açsam bir topak çamurla kapatıyordun, unutma!’ demiş. Duyan kulak, gören göz için ne çok dil var burada..

YORUMLAR
YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.