Kim gider kim kalır…

Lodos denizin aklını başından yine almıştı. Günlerce aşkla vurdu dalgalar kıyıya. Normal zamanlarda dalga olup olmadığı bile hissedilmeyen sahil tülden upuzun bir köpüğe büründü. Oyunbaz bir güç geriden suyu alabildiğine geriyor, zembereğini burkuyor sonra da o bildik gümbürtüyü çıkarıyordu. En önde daha cılız bir yay oluşuyor adeta kıyıya şaka yaparcasına ilkin bu hamleyle baş okşar gibi yapıyor arkasından o şaplağı indiriyordu. Hiçbir engelin olmadığı dalganın doğrudan doğruya toprağa çarptığı yerlerde başka sesler çıkarıyordur mutlaka bu oyun. Fakat burada, nereden getirildiği bilinmeyen iri ve sert kayalara nispet yaparcasına deniz alabildiğini gücünü bindiriyor, araya atılmış nice atık ve taş çakıl namına ne varsa bana mısın demeden püskürtüyordu. Kayalarda çarpmanın tesiriyle doğal bir saçaklanma oluyor bu haliyle etek görüntüsü kazanıyor, etekleri kucaklayan rüzgar suyu daha öteye saçıyordu. Yol, çimenlik, ağaçlar ve az ötedeki otopark bu saçıdan nasiplenmişti. Hava kesif bir iyot kokusuyla şen ürperip duruyordu.

Lodosun ne yaman bir rüzgar olduğunu denizle birleşince ne fenalıklar işlediğini kıyı kentlerinde yaşayanlar bilirler. En hafif etkisi baş ağrısı zannedersiniz fakat o bir vakit büyücüsü gibi sırrı çözülemeyen kimyasallar saçar etrafa. Yazılanlar doğruysa eski İstanbul’da lodoslu günlerdeki mahkeme şahitlikleri kabul edilmezmiş. Bu müjdeci rüzgar her şeyi arapsaçına çevirdiğinden olacak makbul sayılmazmış. Oysa o müjdecidir çoğu kez çünkü arkasından yağış getirir. Zaten yine öyle olmuştu. Hava hızla soğumuş, yağmur ve az da olsa nazlı kar şehri alnından öpmüştü. Bütün bu oluş boyunca ben yine üşenip çekinmeden kendimi sabahın köründe dışarı atmış, o inatçı rüzgara göğüs germiş, dalgaların püskürttüğü tuzlu zerrecikleri memnuniyetle ciğerlerime çekmiştim. Sahil boyunca da türlü düşüncelere dalmış o düşten bu hatıraya yalpalayıp durmuştum. İnsan gücü, bu uzun sahile tonlarca iri kaya yerleştirmiş bu sayede böyle oluşabilecek taşmaların da önüne geçmek istemişti. Bu büyük güçtü fakat ‘deniz geri alır’ hükmü işlemeyecek miydi? Binlerce tonluk dalga gücü kıyıya her vuruşta yığınları yerinden oynatıp bu düzeni bozmayacak mıydı?

Hesaplar buna göre yapılmış en alttan başlayarak iri parçalar yukarı doğru yerleştirilmişti. Güçlü dalgalar bir duvara çarpar gibi değil doğal bir kıyıya vurur gibi buluşuyordu onlarla. Fakat her lodosta bu yapı biraz daha gevşiyor, sahil boyu dizilmiş ağır oturma bankları ters dönüyor aradaki iri taşlar yola saçılıyordu. Rüzgar ve yağış dinince de iş belediyeye kalıyordu. Oynayan kayalar ağır iş makinalarıyla tekrar düzenleniyor sanki burada hiç cenk yaşanmamış havası kuruluyordu. Fakat deniz her zaman öndedir ve hangi bölgede gedik varsa orayı oyup deler. İlk gördüğüm zaman ben de şaşırmıştım. Daha öne geçip bakamamıştım denize. Kayalıkların en sağlam ve oturmuş görünen yerinden beklenmedik bir göbek açmıştı su. Adeta alttan zemini oymuş, pençeleriyle de iri kayaları sinesine çekmişti. Mühendisliğin hesapları doğanın hamlesiyle burkulmuştu.

Nice zaman böyle değilmiş elbette bu kıyı. Doğanın kendi gelgitleriyle bir düzeni varmış. Şehir ve semt büyüdükçe yeni alanlara ihtiyaç duyulmuş, sahil taş ve toprakla doldurulmuş, otoparklar, yürüyüş yolları, oyun parkları yapılmıştı. Denizden gelecek afetlere set olsun diye uzak yerlerden bu taşlar getirilmişti. Haydarpaşa Garı ve Limanı’nı dalgalardan korumak için yapılan uzun dalgakıranlar vardı. Zamanla denizin doğal bir parçasına bürünmüşlerdi onlar. Üstlerine akşam üzerleri yüzlerce karabatak tünüyordu. Nispeten daha içte kaldığı için lodosun etkisi sınırlı kalıyordu. Açıktan geldiğinde yıkıcı oluyordu lodos. Çılgın binlerce tay yelelerini sallaya sallaya karaya doğru koşup kişniyordu.

Bu sabah önünden geçtim bizim lodos mağduru oyuk kayalığın. Yolun beton tarafı kalmış sadece. Kayalar iyice suyun sinesine çekilmiş. Belli ki tekrar geri geldiğinde yan taraflar da aynı akıbete uğrayacak. Daha çok taşa ihtiyaç olacak deyip yürüdüm. Martılar ve kargalar sabah alacasında yine cenkteler. Ne yönden geldiği kestirilemeyen bir sabah kuşu, hüthüt duruluğuyla şakıyor. Arada daha cılız serçe sesleri. Bana mı öyle geldi yoksa gerçekten böyle mi dedi o hüthüt? ‘Gördün mü kim gelir kim gider. Kim kalır kim göçer. Bağlandığın şey şu dünyada deniz gibi olsun. Lodos gibi sınır tanımasın. Kimse kelepçe vuramasın. Bir yerden sökülüp bir yere konulan sonra da orada tutunamayan kayalara bel bağlama. İri, cüsseli ve sağlam görünseler bile yanılma’. Seni Hüthüt! dedim. Seni hüthüt. Eve dönünce Mantık’ut Tayr’daki mazaretlerini okuyacağım. Akıl karıştırıcı lodos da yok ortalıkta. Zihnim nereden çıkardı bu cümleleri?

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.