Sofranın birliği insanın dirliği ya da süslü patates salatası*
Sofranın ne zengin ve geçişken bir olgu olduğunu anlamak için en eski metinlerden bugüne değin kapladığı yere bakmak yeterlidir. Sanki insan onunla başlamış dünya ile irtibatı tam karşılığını böylece bulmuştur. ‘Gök Sofrası’ndan tutun Dede Korkut’a, Yunus Emre’den Mai ve Siyah’ın açılış sahnesine değin sofra katman katman önümüze yayılır. Sofradan maksat sermektir. İnsanın kendisine ve diğerlerine gönlünü açmasıdır. Bu yüzden bir görgü ve kültür meselesidir sofra. Düş, düşünce ve ahlâk konusudur aynı zamanda. Herkesin sofrasına oturulmadığı gibi herkes sofraya çağrılmaz. Yemektir sofra ve kişinin bilgisi, bilinci, yaşama şevki oraya yansır. Her âdemin harcı değildir bu yüzden. Maharet kadar cesaret de gerekir. Bazen cesaret de işe yaramaz. Bir şey denersiniz olmaz. Tat, tuz vermez. Nasreddin Hoca’nın dediği gibi ‘karla ekmek yemeyi icat etmiştir ama kendisi de beğenmemiştir.’ kendisi.
Benim gibi çocukluğundan bu yana yemeye içmeye, sofraya mutfağa, yağa tuza, cızırtı sesiyle dumana, çatal bıçak çekişmesinden su dökülüşüne meraklı biri için yemek oyun olduğu kadar terapi de sayılır. Herkesin hilafına soğanı biberi iri doğramak, yeri geldiği vakit havuç ile bulguru bağdaştırmak olunca oldu, olmayınca ne yapalım olmadı demek de var. Hele sofrayı anlatan bir kitapla karşılaşınca sormayın gitsin. Bu kez karşıma Sula Boziş’in kitabı çıktı. Sofra kadar yemeğin melezliğini bilmez değilim. Hatta asıl iletişim ve etkileşim onunla başlar. Yeni taşınmış veya yoldan gelmiş komşunuza bir kap yemekle indiğinizde gönül kitabı yeniden yazılır. Çocukluğu ‘Bir zamanlar İstanbul’un herhangi bir köşesinden, evlerin pencere veya balkonundan Haliç’i, Marmaray’ı veya Boğazı görmek mümkündü’ cümlesi çerçevesinde geçmiş birinin yazdıkları ayrıca heyecan verici olur. Sofra üzerinden şehrin geçmişine bakarsınız içlenerek.
Kapadokya ile Trakya Rum’luğunun birleşimi bir çocuk olarak İstanbu’da doğan Sula Boziş, Bakırköy ve Cihangir hattı üzerinden bir aile öyküsü aktarıyor bize. Rum Cemaatinin iç dünyası kadar şehre dönük yüzüyle buluşturuyor. 1950’lerde Rum, Ermeni ve Yahudi seçkinlerinin yoğun yaşadığı Bakırköy ve buradaki bahçeli evden sofraya akan insan ilişkileri sahne sahne önümüze koyuluyor. Kendisi de tiyatro dünyasına dahil olduğu için kostümler kadar sahneler de canlanıyor. Söz gelim erken vakitte Metin Eloğlu’nun şiir kitabına yansıyan ‘düdüklü tencere’ yi ev içinden gözlemliyoruz. Dilimize kim armağan ettiyse basınçtan gelen sesi ‘düdükle’ karşılamak şenlikli bir toplum yapısı gerektirir. Halâ öyledir o batı dillerindeki gibi pressure cooker değildir. Autocuiseur olmadığı gibi Schnellkochtopf da değildir. Mutfak aleti teknik olabilir ama neşesi başka göz gerektirir.
Bir yetişkin iklimi olduğu kadar asıl çocukluk şenliği sayılabilecek dondurmayla da buluşturuyor bizi
Sula Boziş. Arşivinden kullandığı dondurmacı fotoğrafına bakarak beyazın sonsuz hükmünün peşine takılıyoruz. Özellikle Rum nüfusun şehrin farklı semtlerinde sofra bahanesiyle akışı, yemeği bir ‘geleneksel kadın sanatı’ içinde gören yazar için kıyafet ile damak arasında gidiş gelişlerin zevkidir. Deniz ürünlerinden pastalara ( kanepedir çocukluktan beri ustalığı) mezelerden çorbalara, şekerlemelerden içeceklere kadar yok yoktur bu evrende. Yazar için ‘iyi yemek, taze ürünlerle orijinalliği bozulmadan pişirilen yemektir.’ Dahası o yaptığı her yemekte annesinin hatırasını arar. ‘Tadı damağındadır’ çünkü o yemeklerin. Sonuçta ‘Sofrada Birlikte Olmak Şahane’ ‘İstanbul Rumlarının sofra adabından yemek gelenekleri ile günlük hayatlarına uzanan, kişisel tanıklık ve gözlemlere dayanan 52 menü ve 156 tarif içeriyor.’ Sofra bir yandan özel bir dünyaya açılırken asıl İstanbul imgesinin çevresinde parlak hale yaratıyor.
Her okur mevsime ve meşrebine göre bu tariflerden bir yol bulacaktır mutlaka ama benim tercihim şu sıcak yaz günlerinde ‘Süslü Patates Salatası’ olurdu. Türkiye’nin gıda fiyatlarında alabildiğine şiddete yaslandığı ve adeta fiyat faşizmine saptığı bir süreçte ferahlık getirirdi. ‘5 adet orta boy patates, bir demet taze soğan, ince kıyılmış iki yemek kaşığı maydanoz, iki yemek kaşığı dereotu, dört haşlanmış yumurta, on çekirdeği alınmış siyah zeytin, iki yemek kaşığı kapari, üç doğranmış salatalık turşusu, dört kırmızı turp, üç kaşık elma sirkesi, zeytinyağı, tuz….Nasıl mı yapacaksınız? Karla ekmek yeme icade gibi değil. Keyfinize göre. Şarkı mırıldanarak. Bir sevdiklerinizi de konuk çağırarak. Bir İstanbul şarkısı dinleyerek.
(*) Sula Boziş. Sofrada Birlik Olmak Şahane. YKY. Haziran 2026. 211 sayfa.
