Sıradan insana bakmak gerekiyor
Amerika-İsrail’in İran’a saldırıları ve İran dinî lideri Ali Hamaney’in pek çok üst düzey yetkiliyle beraber öldürülmesi karşısında alınan tutumları, sosyal medyadaki gönderilere yapılan yorumlardan da gözlemlemek mümkün. Bu yorumlar kaba taslak değerlendirilince genellikle İran halkının iyiliğinin istendiğini, bu sebeple Amerika-İsrail’in karşısında tavır alındığını görebilirsiniz. Halkın bu tutumunun anlaşılması hiç de zor değil çünkü bir yere savaş girdi mi savaştan en çok halklar etkileniyor oysa halkarın o savaşların çıkmasında doğrudan bir rolü bile yok denebilir. Sıradan insanlar, genellikle kendi refahına odaklanır. Yöneticilerin başarısı, onların refahını sağlayabilmeleri ile ölçülür çoğu zaman. Bu yüzden savaş, çoğu insan için ölüm tehlikesinden önce rahatının kaçması, ekonomik durumunun bozulması gibi çağrışımlar yapar. Haksız da değillerdir. Sadece son günlerde olan ekonomik dalgalanmalara bakarak bile bunu anlayabiliriz. Konu yaşam maliyetleri, refah kaybı vb olduğunda, savaş karşısında İran’daki insan da birdir, dünyanın herhangi bir yerindeki insan da, tek fark sahada olan daha kötü etkilenmektedir, diğerlerinin etkilenmesi daha dolaylı yollardandır.
Bu yüzden dünyanın herhangi bir yerinde savaş çıkması, özellikle burnunuzun dibinde savaş çıkması, hiç de hoş bir şey değildir. Savaş sahasında olmasanız bile, çevrenizde bir sürü farklı çıkar grubu oluşacak ve bu çıkar grupları doğal olarak kendi menfaatlerini öne alan söylemler ve eylemler üretecektir. Böyle bir ortamda devletin üstüne düşen görev çok büyüktür ama devlet de insanlardan oluştuğu için insana düşen görev de çok büyüktür ve belki de bu görevlerin ilki, savaş söz konusu olduğunda olaylara ve durumlara “sıradan insan” zaviyesinden bakabilmektir çünkü sıradan insan yemesini, içmesini, barınmasını, güvenliğini ve hatta biraz da konforunun bozulmamasını düşünmektedir.
Bu paydalarda eşlenen insanları dengede tutmayı başarmak, savaşın yıkıcı sonuçlarından daha az etkilenmeyi sağlar. Oluşan irili ufaklı çıkar grupları ise ben rahat edeyim de öteki ne olursa olsun mantığıyla hareket ederler genelde. Bunu iç dünyalarında rasyonelleştirmek için de kendilerini mutlak doğruda, karşılarında gördüklerini ise mutlak yanlışta konumlandırırlar. Bir diğer tutum daha söz konusudur. “Hiçbirinizden yana değilim” konumu. Her birini ayrı ayrı tahlil etmek mümkündür ama bir köşe yazısına sığmaz, bu yüzden sadece ana hatlarından söz etmekle yetineceğim. Kendini mutlak doğruda konumlandıranlar, kesin inançlıdır ve olan bitenlere farklı perspektiflerden bakmazlar. Çoğunlukla ellerinde tarihsel vb bir şablon vardır, hatta o şablonu bile derinlemesine bilmezler ama ona sıkı sıkıya tutunurlar. Şablonlarına uyan iyi, güzel, dosttur. Şablonlarına uymayan ise kötü, çirkin ve düşman. Farkında olarak veya olmayarak savaşın bir parçasına dönüşürler ve yıkımda payları olur ama çoğunlukla bunun bile farkında olamazlar. Bu karşıtlığı görüp de “ikinizden de değilim” diyenler de istemeden yeni bir taraf oluşturmuş olur. Bu yeni taraf görünürde ilkesel tavır almıştır ama aslında haklıyı haksızı gözetmeden tavır aldığı için ne kadar doğru yapıyordur çok tartışılır. Peki doğru olan nedir? Doğru olan; iyiyi kötüyü, dostu düşmanı tarihsel, mezhepsel vb bir şablona göre belirlemek değil her olayı, her durumu kendine özgü dinamikleri içinde değerlendirmek ve sıradan insanların ortak paydalarını gözeterek hareket etmektir. Böyle hareket edilirse menfaat odaklı saldırana haksız olduğu için karşı durmak hatta onu usûlünce engellemeye çalışmak da gerekir. O da zalim, o da zalim, ikisi de beni ilgilendirmez demek reel bir tutum değildir.
Kısaca İran halkı, rejiminden memnun olmayabilir, İran rejimi baskıcı vb olabilir ama bunların hiçbiri Amerika-İsrail’in İran’a müzakere sürecinde saldırmasını meşrulaştırmaz.
