Hak edilmeyen unvanın hükmü yoktur
Erkek ya da kadın, uzun ya da kısa, Türk, Kürt ya da Eskimo olarak dünyaya gelmiş olmamız konusunda herhangi bir katkımız söz konusu değildir.
Bunların hiçbiri övünme yahut yerinme konusu olamaz!
Gerçekten kıymeti olan, gururla yahut utançla taşınacak sıfatlar ve unvanlar, insanların doğuştan sahip oldukları değil; bilinçli seçimleri ve fiilleri neticesinde hak ettikleridir.
Kimse “dünya ağır sıklet boks şampiyonu” olarak doğmaz!
Bu unvanı isteyenin, çok çalışıp ter dökmesi ve profesyonel bir maçta mevcut şampiyonu devirerek onu hak etmesi gerekir.
Çoğu zaman, bir unvanı taşımayı sürdürmek için onu bir kez hak etmiş olmak da yetmez!
Unvanını muhafaza etmek isteyen şampiyonun, kendisine meydan okuyanlarla ringe çıkması ve onları yenmesi şarttır. Bunu yapamadığı gün artık unvanın sahibi olmayacaktır.
Korunamayan unvan, sadece bir hatıraya dönüşür.
Biyolojik süreçte “baba” olmak kolaydır; ancak bu sıfatın altını doldurmak bir ömür sürer. Zira baba unvanı bir statü değil, her gün yeniden kazanılması gereken bir liyakat madalyasıdır.
Bir sıfatı hak etmek için bir şeyler “yapmak” nasıl şartsa, bazı sıfatları hak etmek için de bazı şeyleri “yapmayı reddetmek” şarttır.
Mesela, neticede zarar göreceklerini bilseler bile asla yalan söylemeyenler “dürüst insan” diye anılırlar.
Ne pahasına olursa olsun sözünden dönmeyen kimseler, “sözüne güvenilir” sıfatını madalya gibi taşırlar.
Kendisini zengin edecek, çok güçlü kılacak, önünde önemli kapılar açacak ahlaksız teklifleri, rüşvet alıp vermeyi, haksızlık, yolsuzluk yapmayı, kontrol ettikleri yerlerde bunların yapılmasına göz yummayı sistematik olarak reddedebilen kişiler “ahlaklı” sıfatını hak ederler.
“Ahlaklıyım”, “dürüstüm”, “vicdanlıyım”, “erdemliyim” diye gezinenlerin kendilerini kandırıyor olma ihtimali yüksektir.
Bu sıfatlar kendimize kolayca takıvereceğimiz rozetler değildir.
Onları bize “zaman” takar, “vicdanımız” onaylar, temas ettiğimiz insanlar tesciller.
Yani toplum nezdinde konumumuzu belirleyen sıfatları, hasbelkader sahip olduğumuz özellikler veya kendi iddialarımız tanımlamaz; yaptıklarımız ve yapmayı reddettiklerimiz tanımlar.
Ahlakı sınanmamış bir insana “ahlaksız” demeyiz ama “ahlaklı” da diyemeyiz.
Tıpkı henüz sınava girmemiş bir insana başarısız oldu ya da sınavı geçti diyemeyeceğimiz gibi.
Bir zamanlar karşılaştığı zor durumlarda sağlam bir ahlaki duruş göstererek kendini ispatlayan kişi “ahlaklı insan” sıfatını ilelebet kazanmış olmaz.
Doğru olanı yaparak hak ettikleri sıfatı korumak isteyenler, sürekli sınanmaya hazır olmalıdır.
Yanlış olanı yapmayı reddederek elde ettikleri sıfatları korumak isteyenler de öyle.
Bu sıfatı muhafaza etmek için insanın ömrünün sonuna kadar karşılaşacağı benzer durumlarda zaaf göstermemesi, ahlaksızlığa meyletmemesi gerekir.
Ama bir dakika! Burada meleklerden değil insanlardan bahsediyoruz.
Elbette “beşer şaşar”. İnsanın şeytana uyduğu, ayağının kaydığı, zaafa düştüğü zamanları olur.
Kimse mükemmel değildir. Hatalar bizim içindir.
Ama hatadan dönme, verdiğimiz zararı tazmin etme iradesi de öyle.
Pek çoğumuz, insani zaafları kendimiz için mazeret gibi görürken başkalarından “melek performansı” bekleriz.
Başkalarının tüm doğrularını bir kalemde silmek için ufacık bir yanlış yapmalarını kollarız.
Ama âdil olan, doğruların, iyiliklerin, sevapların terazinin bir kefesine, yanlışların, kötülüklerin, günahların diğer kefesine koyulup tartılmasıdır.
Mühim olan neticede hangi kefenin ağır geleceğidir.
İnsan bir anlık hatasıyla tanımlanmaz.
Ama hatasını inkâr edişiyle, savunuşuyla, tekrarlamaktan vazgeçmemesiyle mahkûm edilir.
Erdem, hiç düşmemek değildir. Düştüğünde ayağa kalkma cesaretini göstermek, yanlışını sahiplenmek ve bedeli neyse ödemeyi göze almaktır.
Günün sonunda hepimiz aynaya baktığımızda kimliğimizi, unvanımızı, etiketlerimizi değil; yaptıklarımızı ve yapmadıklarımızı görürüz.
Vicdanın aynasına rahat bakabilmek, başkalarının gözündeki itibardan çok daha kıymetlidir.
İnsanı asıl yücelten, hangi sıfata sahip olduğu değil; o sıfatı hak edecek şekilde yaşamayı sürdürüp sürdürmediğidir.
