“Afro-Avrasya olarak yeni bir merkez oluşuyor”
Doç. Dr. Merve Suna Özcan Semra Alkan'ın sorularını yanıtladı:
Türk Devletleri Teşkilatı Dönem Başkanlığı’nın Türkiye’ye devredildiği toplantıya Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev katılmadı. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Cumhurbaşkanı Aliyev’in zirveye katılmaması elbette siyasi açıdan farklı değerlendirmelere konu olabilir. Ancak bunu doğrudan Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinde bir kırılma olarak okumak doğru olmayacaktır. İki ülke arasındaki ilişkiler enerji güvenliği, savunma sanayii, ulaştırma koridorları ve stratejik ortaklık üzerinden kurumsallaşmış durumdadır. Burada önemli olan, Türk Devletleri Teşkilatı’nın liderlerin katılımından bağımsız olarak kurumsal sürekliliğini korumasıdır.

Türk Devletleri Teşkilatı Zirvesi’nden nasıl bir sonuç çıktı?
Türkiye’nin Türk Devletleri Teşkilatı dönem başkanlığını yalnızca diplomatik bir görev değişimi olarak değerlendirmemek gerekiyor. Çünkü bugün uluslararası sistemde yaşanan dönüşüm, devletleri mevcut ekonomik ve siyasi ilişkilerini yeniden gözden geçirmeye, alternatif iş birliği alanları oluşturmaya yöneltiyor. Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı, Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilimler ve küresel ticaret güzergâhlarında ortaya çıkan güvenlik sorunları bize önemli bir gerçekliği gösterdi: Artık enerji kaynaklarına sahip olmak kadar, bu kaynakların ve ticari malların hangi güzergâhlardan, ne kadar güvenli ve sürdürülebilir biçimde taşınabildiği de belirleyici hâle geliyor. Tam da bu noktada Türk Devletleri Teşkilatı’nın önemi artıyor. Türkiye’nin dönem başkanlığında dijital ticaret, ulaştırma altyapısı, gümrük süreçlerinin kolaylaştırılması ve Orta Koridor’un taşıma kapasitesinin geliştirilmesi gibi alanların öne çıkacağını düşünüyorum. Ancak burada yalnızca ticaret hacminin artırılmasından bahsetmiyoruz. Aslında Asya ile Avrupa arasındaki ekonomik bağlantıların çeşitlendirilmesinden, enerji ve ulaştırma güvenliğinin güçlendirilmesinden ve Türk dünyasının küresel tedarik zincirlerinde daha etkin bir konuma taşınmasından söz ediyoruz. Bu açıdan Türkiye, sahip olduğu coğrafi konumu diplomatik ve ekonomik kapasitesiyle birleştirerek Türk dünyasının uluslararası sistemle bağlantılarında önemli bir merkez işlevi görebilir. Buradaki esas mesele, ortak tarih ve kimlik üzerinden gelişen ilişkilerin kalıcı ekonomik, teknolojik ve kurumsal iş birliklerine dönüştürülmesidir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti meselesini de bu çerçevenin dışında düşünmemek gerekiyor. KKTC’nin Türk Devletleri Teşkilatı içerisindeki görünürlüğünün ve iş birliği imkânlarının artırılması, yalnızca siyasi dayanışma açısından değil, Türk dünyasının ortak hareket etme kapasitesi açısından da önem taşıyor. Çünkü Türk dünyası dediğimiz yapı yalnızca coğrafi yakınlığa dayanan bir birliktelik değildir. Ortak tarih, kültür, kimlik ve aidiyet bilincinin oluşturduğu bir ilişkiler ağıdır. Ancak bu ortaklığın uluslararası sistemde gerçek bir karşılık bulabilmesi için ekonomik, kültürel, eğitim ve teknoloji alanlarında somut adımlarla desteklenmesi gerekiyor. Ben burada özellikle şu noktayı önemli buluyorum: Türk Devletleri Teşkilatı’nın gücü, yalnızca sahip olduğu coğrafi genişlikten ya da enerji kaynaklarından değil, üyeleri ve gözlemcileri arasında kurabildiği kurumsal dayanışmadan da kaynaklanacaktır. KKTC’nin bu iş birliği mekanizmalarına daha fazla dâhil edilmesi de bu açıdan anlamlıdır. Elbette her devletin dış politika öncelikleri ve uluslararası ilişkilerde gözettiği dengeler farklı olabilir. Ancak bu farklılıkların ortak iş birliği alanlarını geliştirmeye engel olması gerekmiyor.
Birleşmiş Milletler’in işlevsiz kaldığı bir dünyada özellikle Filistin, Gazze meselesinde bizim bunu daha böyle işlevsel hale getirecek işbirliklerine ihtiyacımız var. Ben biraz daha işbirliği ve barış üzerinden ilerleyecek bir sistem olmasının aslında önemli olduğunu düşünüyorum ki verilen mesajlarda o noktadaydı.
Türkmenistan’ın zengin doğal gaz rezervleri konusunda hangi adımlar atılabilir?
Türkmenistan’ın sahip olduğu zengin doğal gaz rezervleri, Hazar havzasının enerji jeopolitiği açısından stratejik önemini artırıyor. Ancak burada önemli olan yalnızca enerji kaynaklarına sahip olmak değil, bu kaynakların hangi güzergâhlar üzerinden ve ne ölçüde güvenli bir şekilde uluslararası pazarlara ulaştırılabileceğidir. Özellikle Hazar geçişli enerji projelerinin geliştirilmesi, Türkmenistan doğal gazının Azerbaycan ve Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına taşınması açısından yeni fırsatlar yaratabilir. Elbette bunun için siyasi iradenin yanı sıra altyapı yatırımlarının, ekonomik fizibilitenin ve bölgesel iş birliklerinin güçlendirilmesi gerekiyor.
Türkmenistan’ın Türk Devletleri Teşkilatı’ndaki gözlemci statüsünü de burada önemli buluyorum. Türkiye’nin dönem başkanlığı, enerji ve ulaştırma alanındaki mevcut iş birliklerinin geliştirilmesi ve yeni projelerin gündeme alınması açısından önemli bir fırsat sunuyor. Çünkü bugün Rusya-Ukrayna Savaşı ve Hürmüz Boğazı çevresinde yaşanan gerilimler bize enerji güvenliğinin yalnızca kaynak çeşitliliğinden değil, güzergâh çeşitliliğinden de geçtiğini gösteriyor. Bir diğer önemli mesele de Kalkınma Yolu Projesi’nin bu bağlantılarla bütünleştirilmesi ihtimalidir. Orta Koridor, Hazar geçişli enerji hatları ve Kalkınma Yolu arasında kurulabilecek yeni bağlantılar, Türkiye’nin yalnızca bir geçiş ülkesi değil, enerji ve ticaret akışlarının kesiştiği stratejik bir merkez olarak konumunu güçlendirebilir. Burada Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan ve Özbekistan’ın sahip olduğu enerji kaynakları, üretim ve ulaştırma kapasiteleri de son derece kıymetli. Dolayısıyla mesele yalnızca Türk devletleri arasında yeni enerji hatları oluşturmak değil; Orta Asya’yı Hazar üzerinden Türkiye’ye, buradan da Avrupa ve Orta Doğu’ya bağlayabilecek çok boyutlu bir ekonomik ağ geliştirmektir.
Zirve esnasında Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev’in Rusya’nın teşkilata gözlemci üye olarak katılması ya da TDT+ iş birliği formatına dâhil edilmesi yönünde sürpriz önerisini nasıl değerlendirirsiniz?
Rusya’nın Türk Devletleri Teşkilatı ile ilişkilerini geliştirme ihtimali, Ukrayna Savaşı sonrasında hızlanan Avrasya yönelimi ve Batı merkezli uluslararası sistem karşısında alternatif iş birliği mekanizmaları geliştirme arayışı üzerinden değerlendirilmelidir. Bununla birlikte, Rusya’nın TDT’ye gözlemci olarak katılması ve TDT+ formatında iş birliği geliştirmesi farklı siyasi ve kurumsal sonuçlar doğuracaktır. Burada esas mesele, Rusya’nın teşkilata üyeliğinden ziyade Türk dünyasıyla kuracağı ilişkilerin niteliğidir. Ancak bir konuya dikkat çekmem gerekiyor. Benim açımdan asıl önemli olan, Türk dünyasının kendi ekonomik, siyasi ve kurumsal kapasitesiyle Avrasya’daki yeni güç dengelerinin şekillenmesinde rol oynayan bir aktöre dönüşmesidir. Çünkü değişen uluslararası sistemde jeopolitik denklemi yalnızca büyük güçler değil, bu güçler arasındaki bağlantıları ve iş birliklerini yönetebilen bölgesel yapılar da şekillendirecektir.
AFRO-AVRASYA OLARAK YENİ BİR MERKEZ OLUŞUYOR
Dolayısıyla bu gerçeklikte Afro-Avrasya olarak yeni bir merkez oluşuyor. Bunu iyi analiz eden aktör sistemi belirler.
Mekke Antlaşması kapsamında İran’la yapılan görüşmeyi nasıl okumak gerekir?
Mekke Anlaşması kapsamında İran ile görüşmek son derece önemliydi. Bir taraftan da İran’la olan gelişmeleri savaşı sonlandırma noktasında aslında okumamız gerekiyor. İran, uluslararası yaptırımların yarattığı ekonomik ve siyasi baskıyı aşmaya çalışmaktadır. Ancak burada yaptırımların hukuki niteliği ile İran’ın diplomatik ve ekonomik alternatifler geliştirme arayışını birbirinden ayırmak gerekir. İran’ın bölgesel iş birliklerini çeşitlendirmesi, uluslararası izolasyonun etkilerini azaltmaya yönelik stratejik bir arayış olarak değerlendirilebilir.
Mekke Antlaşması kapsamına İran da katılır mı?
İran’ın da bu iş birliği mekanizmasına dâhil olması mümkün. Ancak burada meseleyi yalnızca savaşın sonlandırılması üzerinden değil, bölgesel güvenlik mimarisinin yeniden şekillenmesi açısından da değerlendirmek gerekiyor. İran ile Suudi Arabistan arasındaki tarihsel rekabet, Tahran’ın Şii Hilali eksenindeki nüfuz politikaları ve Körfez güvenliğine ilişkin farklı yaklaşımlar önemli sorun alanları olmaya devam ediyor. Bununla birlikte İran’ın yaşadığı askerî ve ekonomik baskılar, bölgesel ortaklıklarını yeniden gözden geçirmesini ve diplomatik seçeneklerini çeşitlendirmesini gerektiriyor. Dolayısıyla İran’ın böyle bir mekanizmaya katılımı, yalnızca diplomatik normalleşme açısından değil, karşılıklı güvenin tesis edilmesi ve bölgesel gerilimin azaltılması açısından da önem taşıyabilir. Ancak bunun kalıcı bir güvenlik iş birliğine dönüşmesi, tarafların tehdit algılarındaki farklılıkları ne ölçüde yönetebileceğine bağlı olacaktır.
İran Hürmüz Boğazı kartını stratejik bir kalkan olarak kullandı. Katılır mısınız?
İran, Hürmüz Boğazı’nın stratejik konumunu uluslararası baskı ve caydırıcılık aracı olarak değerlendirdi. Husilerin Babülmendep çevresindeki eylemleri de deniz ticaretinin güvenliğini etkiledi; ancak bir devletin kapasitesi ile devlet dışı silahlı bir aktörün yöntemlerini birbirinden ayırmak gerekir. Burada önemli olan, stratejik boğazların yalnızca ticaret güzergâhı olmaktan çıkarak jeopolitik baskı ve asimetrik savaşın araçlarına dönüşmesidir. Özellikle enerji arzının ve küresel tedarik zincirlerinin bu güzergâhlara bağımlılığı, bölgesel çatışmaların uluslararası ekonomik güvenlik üzerindeki etkisini artırıyor. Dolayısıyla Hürmüz ve Babülmendep üzerinden yaşanan gelişmeler, günümüz güvenlik mimarisinde coğrafi konumun askerî kapasite kadar stratejik bir güç unsuruna dönüşebildiğini gösteriyor.
Alfred Thayer Mahan’ın deniz gücü teorisinden hareketle, stratejik deniz yolları üzerindeki kontrolün küresel güç mücadelesinde önemli bir unsur olduğunu söyleyebiliriz. Günümüzde bu yaklaşım yalnızca deniz hâkimiyetiyle sınırlı değildir. Enerji güzergâhları, ticaret koridorları ve kritik altyapılar üzerindeki kontrol de devletlerin ekonomik ve siyasi etki kapasitesini şekillendirmektedir. Günümüzün savaş jeopolitiğinde dört temel unsurun giderek daha fazla ön plana çıktığını görüyoruz: Enerji kaynakları üzerindeki baskı, ticaret ve ulaştırma koridorlarının kontrolü, kritik enerji ve ulaştırma altyapılarının hedef alınması ve asimetrik savaş yöntemlerinin yaygınlaşması. Bu unsurlar tarihsel olarak yeni olmamakla birlikte, 21. yüzyılda teknolojik gelişmeler ve karşılıklı ekonomik bağımlılıklar nedeniyle çok daha karmaşık bir stratejik rekabet alanı ortaya çıkarmaktadır.
İran’ın konvansiyonel askerî ve teknolojik kapasitesini ABD ve İsrail ile aynı düzlemde değerlendirmek mümkün değildir. Ancak balistik füze kapasitesi, insansız hava araçları ve asimetrik savaş yöntemleri üzerinden karşı tarafın savunma sistemlerine önemli maliyetler yükleyebildiğini görüyoruz. Bu durum, günümüz savaşlarında yalnızca teknolojik üstünlüğün değil, maliyet asimetrisinin ve savunma sistemlerinin sürdürülebilirliğinin de belirleyici hâle geldiğini gösteriyor.
Son olarak İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Yunanistan’ın son dönemdeki hizalanması konusunda ne dersiniz?
Doğu Akdeniz’de İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki stratejik yakınlaşmayı, bölgesel enerji güvenliği ve ulaştırma güzergâhları üzerindeki rekabetle birlikte değerlendirmek gerekiyor. Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru da bu çerçevede önem taşıyor. Ancak Hindistan’ın söz konusu koridor girişimindeki konumu ile Doğu Akdeniz’deki güvenlik iş birliklerini birbirinden ayırmak gerekir. Burada ortaya çıkan tabloyu doğrudan bir askerî çatışmadan ziyade koridorlar üzerinden yürütülen jeoekonomik rekabet olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.
