Tepkiselliğimizin sınırsızlığı ve ahlaki panik üzerine
Vur deyince öldürmek en büyük sporumuz olsa gerek!.. Herhalde dünyada duygularını bizim kadar derinden ve sert bir şekilde yaşayan bir millet çok azdır. Mutluluğun da kederin de ızdırabın da keyfiyetin de zirvelerinde dolaşmak bizim için çok normal. Sevdi mi ölümüne seven, sevmedi mi gene ölümüne nefret eden bir yapımız var.
Sosyolojik çalışmalar, kolektif kimliğin güçlü olduğu toplumlarda “biz” ve “onlar” ayrımının daha keskin yaşandığını, grup aidiyetinin bireysel muhakemenin önüne geçebildiğini sıkça vurgular. Sosyal kimlik kuramı, bireyin kendisini ait olduğu grubun başarı ve başarısızlıkları üzerinden tanımladığını; bu yüzden de grubuna yönelik tehdit algısında ölçüsüz tepkiler verebildiğini söyler. Bizde siyasetten futbola, adaletten inanca hemen her konuda görülen sınırsız tepkiselliğin arka planında biraz da bu güçlü aidiyet biçimi var.
AHLAKİ KABİLECİLİK VE İPTAL KÜLTÜRÜ
Liderimizin arkasından sorgusuz gitmek, takımımızı sorgusuz desteklemek ruhumuzda var. Ceza-ödül skalamız çoğu zaman “bizden” ya da “onlardan” kıstasına göre değişiyor. Sosyologların “ahlaki kabilecilik” dediği şey tam da bu: Aynı fiil, failin kimliğine göre farklı değerlendirilir. Tepkilerimizdeki anlık sınırsızlık çoğu zaman telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğursa da bu huyumuzdan vazgeçmek gibi bir niyetimiz de pek görünmüyor.
Gustave Le Bon’un kitle psikolojisi üzerine yaptığı klasik analizlerde söylediği gibi; kalabalık içinde birey daha çabuk öfkelenir, daha hızlı yargılar ve daha kolay cezalandırır. Sosyal medyanın bu kalabalığı sürekli diri tutan bir mekanizmaya dönüşmesi de meseleyi daha da keskinleştiriyor. Sağduyulu olmaya çalışmak ise adeta israf gibi görünüyor.
Son günlerde biliyorsunuz ünlüler dünyasına karşı yürütülen uyuşturucu operasyonları var. Bu operasyonlarda ismi geçenlere karşı tepkilerdeki sınır tanımamazlık gerçekten çok ilginç. Öyle bir fırtına estiriliyor ki, test sonuçları pozitif çıkanları çarmıha gersek çoğumuz ancak mutmain olacak, kıskançlık da cabası… Oysa modern ceza sosyolojisi, bağımlılığı salt ahlaki bir çöküş değil; tedavi ve rehabilitasyon gerektiren bir halk sağlığı meselesi olarak ele alıyor.
İki çarpıcı örnek gerçekten tepkiselliğimizin nasıl yıkıcı boyutta olduğunu gösteriyor. Biri dizi, diğeri sinema dünyamızın iki önemli ismi çalıştıkları projelerden kovuldu. Halbuki iki isim de içinde bulundukları durumun mahcubiyeti ile açıklamalar yapmış ve yeni bir başlangıç adına bir parça anlayış beklemişlerdi. Kamuoyunda bu “yardım çığlığına” karşı inanılmaz bir direnç oluştu ve çalıştıkları kurumlar da inisiyatif alarak bu isimleri projelerden ihraç etti. Buna da “ilkeli duruş” dendi. Oysa “iptal kültürü” üzerine yapılan çalışmalar, toplumsal linç refleksinin çoğu zaman orantısız yaptırımlara yol açtığını; kişinin hatası ile karşılaştığı sosyal ve ekonomik ceza arasındaki makasın hızla açıldığını ortaya koyuyor.
Türk sinema ve dizi tarihinde birçok önemli yapıma oyunculuğuyla damga vuran İsmail Hacıoğlu gibi bir isim tek kalemde silinebiliyor. “Politik doğruculuk” adına atıldığı söylenen bu adımlar, uzun vadede adalet duygusunu güçlendiriyor mu, yoksa korku ve oto-sansür iklimi mi üretiyor; sormak gerekiyor.
Ahlaki panik ve kolektif
cezalandırma
Geçenlerde çok mühim bir davanın, “Yenidoğan Çetesi” davasının ilk aşaması sona erdi ama arkasındaki yıkım ise çok büyük. İlk günden beri bu dava üzerinde yazmak istememe rağmen yazmadım; çünkü kamuoyunun duymak istedikleri çok farklıydı ve kimsenin olması gerekenleri dinlemeye niyeti yoktu. İlk günden kamuoyuna yansıtılan bilgiler nedeniyle toplum öyle bir öfke krizine sokuldu ki, “bir dakika soluklanalım” denilecek bir hava bırakılmadı.
Stanley Cohen’in “ahlaki panik” kavramı tam da böyle zamanları anlatır: Medya ve kamuoyu etkileşimiyle belirli bir olay, toplumun tüm değerlerine yönelik varoluşsal bir tehdit gibi sunulur; öfke büyütülür; hızlı ve sert cezalar talep edilir. Bu atmosferde devlet kurumları da kamuoyunun öfkesini yatıştırmak adına en olmayacak adımları atabilir. Üç-beş kişinin suç ortaklığındaki olaylar sebebiyle birçok özel hastanenin kapısına kilit vurulması, yüzlerce hatta binlerce çalışanın işsiz kalması, milyonlarca dolarlık teçhizatın atıl kalması; tam da bu panik halinin sonuçları olarak okunabilir.
Birileri kazandı belki ama tepkisinde sınır tanımayan sıradan vatandaş, farkında olmasa da daha büyük zarar gördü. Zira sosyolojik olarak biliyoruz ki, kolektif cezalandırma eğilimi kurumsal güveni aşındırır; ekonomik ve sosyal maliyeti ise tüm topluma yayılır.
Hatırlayın benzer bir durum Kabataş Lisesi olayında da yaşandı.
Örnekleri artırabiliriz ama sanırım gerek yok. Ergenlikten çıkamayan bir toplumun tüm semptomlarını göstermeye devam ettiğimiz sürece bu tür kritik hataları yapmaya devam edeceğiz. Duygularla hareket etmek ile aklı tamamen devre dışı bırakmamak arasındaki ince çizgiyi bir türlü tutturamıyoruz.
Topluma kazandırmak ile kaybetmek, cezalandırmak ile ıslah etmek arasındaki orantısızlığımızın uzun vadede hepimizin başını yakacağını nedense anlamak istemiyoruz. Hayatı siyah ve beyazdan ibaret sanmamızın bizi getirdiği nokta ortada. Oysa sosyoloji bize şunu söylüyor: Güçlü toplumlar, hatayı yok ederek değil, hatayla yüzleşip onu dönüştürerek büyür.
Şu mübarek günlerde inşallah üzerimize biraz aklıselim çöker diyerek nokta koyayım, vesselam…
