Yapay zekâ çağında, sayısal-sözel çekişmesinin kaderi
Türkiye’de on yıllardır tartışılan ve neredeyse kesin hükme bağlanarak toplumsal bir klişeye dönüşen bir yaklaşım var: Yüksek zekânın büyük ölçüde sayısal zekâdan ibaret olduğu; gerçek başarının ise sayısal problem çözme becerisi, matematiksel kapasite, fen bilimlerinde üstün performans gösterme ve bunların pratik uzantısı kabul edilen mühendislik, tıp, yazılım, finans gibi alanlarda kariyer edinmekle ölçüldüğü düşüncesi…
Bu anlayış, kendisini gündelik hayatta çok tanıdık klişe değerlendirmeler ve küçümseyici ifadelerle ortaya koyuyor:
“Gerçek zekâ sayısaldır.”
“Matematiği iyi olan her şeyi yapar.”
“Sözel bölümler ezberdir.”
“Sözelciler çalışmadan yüksek not alır.”
“Edebiyat, sanat, sosyoloji okuyup ne olacaksın?”
“Ülkeye fayda sağlayan alanlar mühendislik ve tıptır.”
“En yüksek puanlı öğrenciler sayısala gider.”
Hatta biraz daha vulgarize olmuş, halk diliyle mesele çoğu zaman şu noktaya kadar indirgeniyor:
Sayısal zekânın dışındaki alanlar; yani sosyal bilimler, felsefe, sosyoloji, siyaset bilimi, sanat, tarih, estetik, edebiyat, tasarım ve benzeri disiplinler; “ikinci sınıf,” “kolay,” “boş,” “işe yaramaz” veya “başarısız öğrencilerin yöneldiği alanlar” gibi görülüyor.
Son dönemlerde bilgi felsefesi ve zeka teorileri alanında ve bilim çevrelerinde çokça atıf alan ve itibar gören bir söz var:
“Desen (örüntü) tanıma” (pattern recognition), zekânın en yüksek biçimidir.”
Bu söz; ünlü fütürist, mucit ve Google'ın mühendislik direktörlerinden Ray Kurzweil’in "Bir Zihin Nasıl İnşa Edilir?" kitabında dile getirdiği görüşlerle özdeşleştiriliyor.
Kurzweil’e göre, “İnsan beynindeki milyarlarca nöronun bir araya gelmesiyle oluşan “neokorteks” (beyin kabuğu), bir “desen tanıma” makinesidir ve bizim zekâ, algı ve hafıza dediğimiz her şey, bu hiyerarşik desen tanıma mekanizmasının bir ürünüdür.” Yani onun gözünde zekâ; üst düzey zihin kapasitesinin bir işlevi olarak desenleri (örüntüleri) tanıma, depolama ve uygulama yeteneğinden ibarettir. Dolayısıyla yapay zekânın zirvesi de bu yeteneği taklit edebilmektir.
Bilgi hiyerarşisi ve modern yapay zekâ felsefesinde ise zekânın ölçütü, dağınık veriler ile enformasyonun içindeki gizli düzeni (deseni) keşfederek bunu geleceği tahmin eden bir bilgeliğe dönüştürebilme becerisinde yatar. Nitekim, bugün derin öğrenme ve makine öğrenmesi teknolojileri de zekâyı tamamen karmaşık veri yığınları arasından anomalileri, kuralları ve örüntüleri yakalama başarısı olarak formüle ederek bu esası doğruluyor.
Desen tanıma, temelde insana özgü bir zekâ karakteristiği midir?
Evet, geleneksel anlamıyla desen tanıma, insanın sezgisel, duyusal ve bütünsel (bütünleştirici) zekâ boyutlarıyla doğrudan ilişkili, insana has karakteristik bir üst özelliktir.
Buradaki kritik ayırım şudur:
Bilgisayarların ilk gelişim evrelerindeki "hesaplama” (compute) odaklı dijital zeka, dünyayı “0”lar ve “1”ler, katı formüller ve doğrusal mantık zincirleri üzerinden okuyordu. Oysa insan beyni, biyolojik yapısı gereği ham veriyi değil, "anlamı" arar.
Bu durum zekânın şu boyutlarıyla ilgilidir:
-Soyutlama ve Anlam Kuruculuk:
İnsan, birbirini hiç tanımayan üç insanın yüz ifadesinden (duyusal veriden), odadaki gerginliği (deseni) bir saniyede sezer. Burada matematiksel bir formül yoktur; eksik verileri tamamlayan, satır aralarını okuyan anlam kurucu bir zekâ boyutu devrededir.
-Bağlamsal Esneklik:
İnsan beyni, bir deseni sadece fiziksel şekil olarak değil, kültürel, tarihi, tecrübî ve duygusal bağlamıyla bütünleştirerek algılar. Bir resme baktığımızda sadece dijital zekanın yaptığı gibi renk piksellerini değil, bütünsel ve duyusal zekâ işlevi gereği, o resmin hissettirdiği hüznü tanırız. Dolayısıyla desen tanıma, salt mekanik bir eşleştirme değil; insanın kaotik, belirsiz ve akışkan dünyada yolunu bulmasını sağlayan en karakteristik üst bilişsel yeteneğidir.
“En üst zekâ formu” olarak popülerleşen “sayısal zekâ klişesi,” yapay zekanın günümüzde ulaştığı son gelişme aşamasında, esaslı bir sarsıntı geçirdi. Bu bağlamda, yıllardır kafamızda yerleşik olan, zekânın "sayısal işlem yapma, fiziki ve mekanik ilişkileri kavrama gücü" ile sınırlı olduğu ve en üst zekâ formunun matematik ve fen bilimleriyle örtüştüğü yargısı, “desen tanıma” paradigmasıyla birlikte radikal sorgulama ve eleştirilere uğradı.
IQ testleri, uzunca bir süre boyunca, hızlı hesap yapabilen, geometrik şekilleri mekanik olarak döndürebilen, yani algoritmik ve sayısal zekâyı ölçen araçlar olarak tasarlandı. Toplum, bu mekanik beceriyi "üstün zekâ" olarak kutsadı.
Ancak bugün görüyoruz ki;
-Bilgisayarlar için en kolay şey, insanın en çok zorlandığı matematik, satranç, kod yazma gibi soyut mantıksal işlemlerin üstesinden gelmek, "milyarlarca sayısal işlemi aynı anda hatasız yapmaktır.”
-Buna karşılık, bir bilgisayar için en zor şey, bir insanın hatta bir çocuğun bile hiç zorlanmadan yaptığı, milyonlarca yıllık evrimsel mirasın kazandırdığı algısal, duyusal ve motor becerileri (yürümek, nesneleri tanımak, fiziksel dünyaya uyum sağlamak), odadaki kediyi tanımak, bir fıkranın alt metnindeki ironiyi (deseni) sezmek, bir insanın ses tonundan ‘yalan söylediğini’ anlamaktır.”
Şüphesiz, zekayı sayısal alana hapseden tek yanlı ve saplantılı bakış açısının getireceği sonuç; toplumun sezgisel, estetik, kültürel ve düşünsel kapasitesinin zayıflaması olacaktır. Çünkü sanatın, felsefenin, sosyal bilimlerin ve estetik eğitimin değersizleştiği bir ortamda; maddi ve teknolojik alanlarda ilerleme sağlanabilir, ekonomik getiriler sağlanabilir. Ama anlamı, ruhu, insani derinliği, tarihi ve kültürel boyutları ıskalayan böyle bir büyüme; toplumu mekanik bir çarktan ve köksüz bir refah yanılsamasından öteye taşıyamaz.
Türkiye'de eğitim ve sınav sistemi, kısıtlı kaynaklar ve yoğun nüfus baskısı sebebiyle uzun yıllardır merkezi sınavlar (LGS, YKS) üzerinden yürütülen acımasız bir eleme mekanizmasına dönüşmüş bulunuyor. Bu rekabetçi yapıda zekânın yegâne ölçütü; fen ve matematik sorularını mekanik bir kusursuzlukla çözebilmek olarak kabul edilmiş; bu statü bariyerlerini aşan azınlık ise tıp ve mühendislik gibi prestijli alanlara yönlendirilerek yüksek gelir, toplumsal itibar ve sarsılmaz bir kariyer zırhıyla ödüllendirilmiştir. Toplumun ve devletin vizyonunu esir alan bu kibirli paradigma; insani vasıfları göz ardı ederek, yalnızca formülleri ve kuralları hatasız işleten analitik, rasyonel ve “hesaplama tabanlı” (computational) bir "biyolojik bilgisayar" profilini ideal insan modeli olarak kutsamıştır.
Günümüzde yaşanan en sarsıcı ironi, kitlelerin "yıkılmaz bir kale" olarak gördüğü bu saf rasyonel, algoritmik ve sayısal yetkinliklerin, yapay zekâ teknolojileri tarafından ilk aşamada ve en radikal biçimde ikame edilmeye ve devre dışı bırakılmaya başlanmasıdır. Derin öğrenme modellerinin; tıp uzmanlarının teşhis süreçlerini, mühendislerin kod bloklarını ve finansçıların matematiksel analizlerini saniyeler içinde optimize ederek, uğruna gençliklerin feda edildiği bu mekanik becerileri hızla atıl hale getirmeye başlaması bu eğilimi doğruluyor.
Esneklikten yoksun ve “sayısal bilimlerin üstünlüğü” sabitesine göbekten bağlı olan Türk eğitim sistemi bağlamında bu durumun;
-Ezbere dayalı müfredatın işlevsizleştiği bir "diplomalı işsizlik" dalgasına,
-Nitelikli insan kaynağı israfına,
-Sadece sayısal üstünlüğüyle kimlik inşa etmiş yapay zekâ çağının kurbanı gençlerde derin bir varoluşsal ve psikolojik itibar krizine yol açmakta olduğu görülüyor.
Bu kaçınılmaz mesleki ve kültürel çöküş senaryosundan kurtulabilmek, salt sayısal ve rasyonel zekâyı kutsayan dogmatik yaklaşımların acilen terk edilerek entelektüel kapasitenin yeni ihtiyaç ve taleplere göre tanımlanmasına ve formüle edilmesine bağlıdır.
Yapay zekâ, insanın makineleşmiş yönü olan saf hesaplama gücünü devralırken; geleceğin dünyasında insan zekasına ayrıcalık ve katma değer kazandıracak temel unsur disiplinler arası geçişkenliği sağlayan “bütünleştirme” ve “sentez” yeteneği olacaktır. Türkiye adına bu süreç; eğitimi, kariyer yapısını ve itibar algısını mekanik süreçlerden arındırmak için uygun bir dönüşüm fırsatıdır.
