Herkesin bildiği, kimsenin söyleyemediği
Türkiye’de son yıllarda sıkça görülen bir sahne bu durumu açık biçimde gösteriyor. Bir akşam yemeğinde, uzun bir yolculukta ya da bir dost meclisinde ekonomi, adalet ve liyakat üzerine konuşmalar açılır. İnsanlar yaşadığı sıkıntıları açıkça anlatır. Artan kiralar, iş bulma zorlukları, torpil hikâyeleri, mahkeme kararlarına duyulan güvensizlik uzun uzun tartışılır.
Aynı insanlar ertesi gün iş yerinde, sosyal medyada ya da kalabalık bir ortamda aynı meseleler gündeme geldiğinde çok daha temkinli bir dil kullanır. Dün rahatça dile getirilen cümleler bir anda kısalır, konular hızla geçiştirilir. Tartışma başka başlıklara kaydırılır. Bu davranışın arkasında çoğu zaman güçlü bir siyasal bağlılık yer almaz. İnsanlar işini kaybetme ihtimalini, çevresinin vereceği tepkiyi ya da yalnız kalma duygusunu hesaba katar. Böyle durumlarda toplumun görünen yüzü ile insanların zihninde taşıdığı değerlendirmeler arasında sessiz fakat derin bir mesafe oluşur.
Bu durumu açıklamak için iktisatçı Timur Kuran modern siyaset literatürüne dikkat çekici bir kavram kazandırdı: “preference falsification -tercihlerin gizlenmesi”. Kuran, insanların çoğu zaman gerçek kanaatlerini açık biçimde dile getirmediğini söyler. Birey, çevresinin beklentisini, bulunduğu konumu ve karşılaşabileceği sonuçları hesaba katar. Bu nedenle iç dünyasında taşıdığı düşünceyi söylemek yerine çoğunluğun benimsediği görüşe uyum sağlayan bir tutum sergiler. Böyle bir durumun neticesi olarak toplum iki ayrı düzlemde yaşamaya başlar. Bir tarafta insanların zihinlerinde dolaşan gerçek kanaatler, diğer tarafta başkalarına gösterilen tavırlar yer alır. Dışarıdan bakıldığında geniş bir mutabakat oluşmuş gibi bir manzara ortaya çıkar. Oysa bu görüntünün arkasında birbirinden farklı değerlendirmeler dolaşır ve toplumun gerçek düşünce haritası görünenden çok daha karmaşık bir yapıdadır.
Türkiye’de son yıllarda sık sık karşılaşılan tuhaf manzara tam da bu ayrımın içinden okunabilir. Kapalı kapılar ardında ekonomi konuşulur, adalet konuşulur, liyakat meselesi konuşulur. Fakat aynı kişiler geniş bir ortamda aynı konuları dile getirme konusunda çoğu zaman isteksiz davranır. Bu davranışın arkasında her zaman güçlü bir ideolojik bağlılık aranmaz. Çoğu zaman çok daha sade sebepler devreye girer: konum, iş kaybetme ihtimali, sosyal çevreden dışlanma endişesi, yalnız kalma duygusu. Böyle bir atmosferde insanlar iç dünyalarında farklı düşündüğü hâlde dışarıya başka bir görüntü verir.
Bu davranışın yalnızca bugünün toplumlarına ait olduğu sanılmasın. Tarih benzer örneklerle dolu. 18. yüzyıl Fransası’nda kraliyet düzeni uzun süre geniş bir sadakat görüntüsü üretmişti. Saray çevresi toplumun büyük bölümünün mevcut düzenden memnun olduğunu düşünüyordu. Oysa şehirlerde, salonlarda, evlerde, sokakta yapılan sohbetler bambaşkaydı. Bu kanaatler uzun süre açık bir siyasal dile dönüşmedi. 1789’da patlayan devrim birçok gözlemci için beklenmedik göründü. Oysa o patlama yıllarca bastırılmış düşüncelerin bir anda görünür hâle gelmesinden başka bir şey değildi.
Osmanlı bürokratik kültüründe de benzer bir çekingenlik göze çarpar. Saraya sunulan raporlar incelendiğinde devlet görevlilerinin olumsuz gelişmeleri doğrudan ifade etmekten kaçındığı görülür. Arz geleneği çoğu zaman yöneticinin hoşuna gidecek ifadelerle kurulurdu. Sorunlar tamamen gizlenmezdi, fakat çoğu zaman yumuşatılarak anlatılırdı. Bu davranışın ardında yalnızca saygı kültürü yer almıyordu elbette. Kariyer kaybı ve gözden düşme ihtimali bu dili şekillendiren en önemli ölçüydü. Böyle bir ortamda yönetim merkezinin gerçek tabloyu geç fark etmesi şaşırtıcı sayılmaz.
Modern çağda iletişim araçları değişmiş, siyasal sistemler dönüşmüş olsa da insan davranışını yönlendiren bazı refleksler aynı kaldı. Günümüzde de insanlar dar çevrelerinde dile getirdiği eleştirileri geniş ortamlarda tekrar etmeye her zaman istekli görünmüyor. Mesleki konumunu kaybetme ihtimali, sosyal çevreden dışlanma endişesi veya yalnız kalma duygusu insanları daha temkinli bir dil kullanmaya yöneltiyor. Böyle bir atmosferde toplumun görünen yüzü ile insanların zihninde dolaşan kanaatleri arasında bayağı bir mesafe oluştuğu aşikâr.
Bu mesafe bazen siyasal düzenlerin gücünü olduğundan daha büyük gösterir. Dışarıdan bakıldığında güçlü bir rıza alanı varmış gibi bir tablo ortaya çıkar. Oysa insanların önemli bir kısmı farklı değerlendirmelere sahiptir. Doğu Avrupa’daki komünist rejimlerin son yılları da bu duruma çarpıcı bir örnektir. Resmî söylemlerde geniş bir bağlılık görüntüsü çiziliyordu. Buna rağmen Berlin Duvarı yıkıldığında milyonlarca insanın aslında çok farklı düşündüğü bir anda ortaya çıktı. Yıllarca görünmeyen kanaatler kısa bir zaman diliminde açık biçimde dile getirildi.
Toplumda söylenenlerle insanların gerçekten düşündüğü şeyler arasındaki mesafe büyüdüğünde ortaya çıkan tablo çoğu zaman yanıltıcı olur. Çünkü insanlar her ortamda aynı şeyi söylemez. İş yerinde, kalabalık bir toplantıda ya da açık bir tartışmada temkinli davranan birçok kişi dar çevresinde çok daha farklı kanaatler dile getirir. Böyle bir durumda siyasal hayatın görünen yüzü ile toplumun iç dünyasında dolaşan düşünceler arasında ciddi bir fark oluşur. Bu fark uzun süre görünmez kalır.
Fakat sandık tam da bu görünmez mesafenin ortaya çıktığı yerdir. Günlük hayatta susan insanlar oy verirken susmak zorunda değildir. Kimseye açıklama yapmak zorunda değildir. Bu yüzden seçimler bazen bütün hesapları altüst eden sonuçlar üretir. Uzun süre sessiz kalan kanaatler bir gün sandıkta görünür hâle gelir. O anda herkes şunu fark eder: Toplum aslında düşünüldüğünden çok daha farklı bir yerde durmaktadır.
