İstisna üzerinden umut
Türkiye’de “çözüm süreci” başlığı yeniden gündeme geldiğinde, tartışmanın yalnızca bugüne ait bir siyasal manevra olarak ele alınmadığı, daha derin bir zihniyet sürekliliğini de harekete geçirdiği hepimizin malumuydu.
Sürecin ilk işaretleri, ayrıntılı bir yol haritasından ziyade şaşırtıcı çıkışlar ve beklenmedik ton değişimleri üzerinden şekillendi. Nasıl bir siyasal ve hukuki zemine yaslanılacağı sorusu geri planda kalırken, sözü kimin söylediği başlı başına belirleyici hâle geldi. Böylece içerikten çok jestlerin konuşulduğu bir siyaset dili kısa sürede hâkimiyet kurdu.
Bu atmosferde iktidar ortağının “açılım” sürecindeki pozisyonu, kamuoyunda oluşan yaygın kanaatin aksine toplum nezdinde kayda değer bir şaşkınlık uyandırmadığı gibi güçlü bir heyecan da üretmedi. Bunun temel nedeni, sürecin etrafında oluşan tartışma düzeyinin, Türkiye’de özellikle sağ siyasete eşlik eden ve sorgulamayı dışlayan devlet aklına teslimiyetçi bir zihinsel konforu yeniden üretmesi. Tartışma, çözümün ne olduğu sorusu etrafında genişlemek yerine, devletin neyi uygun gördüğü varsayımına yaslanarak daralıyor. Bu “devlet-i ebed müddet” duygusunu tahkim etmeye dönük bir beklentiyle kamuoyuna taşınıyor.
Sürecin dili tam da bu noktada belirleyici aslında. Grup toplantılarında yüksek sesle tekrarlanan “tahliye edilmelidir”, “umut hakkı verilmelidir”, “yapılmalıdır”, “edilmelidir” gibi ifadeler, siyasal ve hukuki bir muhakemenin ürünü olarak algılamıyoruz. Bu gereklilik kipleriyle örülü mesajlar, art arda gelen irade beyanları şeklinde merkeze yerleşiyor. Gerekçenin kamusal olarak inşa edilmediği bu zeminde siyasetin en kritik eşiği olan “çünkü” bağlacı sürekli erteleniyor. Karar, gerekçeyi bastıran bir irade beyanına dönüşüyor; hukuki muhakeme talimat dilinin sınırları içine sıkışıyor.
Tam da bu nedenle “iktidar ortağı bile böyle diyorsa” şaşkınlığı üzerinden bir demokrasi ve hukuk heyecanı sarıyor dört bir yanı. İşte tam bu hâl, bizim gibi ülkelerde sıkça rastlanan sorunlu demokratikleşme biçimini görünür kılar. İlkesel bir dönüşümden zuhur etmemiştir ancak alışılmış siyasal pozisyonların tersine çevrilmesi üzerinden umut devşiririz. Hukuk, kurucu ve bağlayıcı bir norm olarak ele alınmaz da hasbel kader denk gelinen bir alan olarak algılanır.
Oysa hukukun asgari bir eşiği vardır. Bir hukuki karar, tüm vatandaşlar için aynı bağlayıcılığı taşımadığı anda “adalet” fikrinin kendisi aşınmaya başlıyor. Adalet, kişilere ya da konjonktüre göre işleyen bir ayrıcalık mekanizmasına dönüştüğü ölçüde toplumsal meşruiyet üretme kapasitesini yitirir. Çözüm süreci gibi toplumun tamamını ilgilendiren bir başlıkta bu ilke daha da belirleyici bir anlam kazanırken aksi yönde atılan her adımın çözüm üretmekten çok yeni bir istisna alanı yaratması manidar.
Tüm sürecin adeta payandası olmuş “devlet aklı” kavramını açmakta fayda var. Carl Schmitt’in siyasal düşüncesi, bu tartışmaya açıklayıcı bir çerçeve sunar. Schmitt egemenliği, istisna hâline karar verebilme kudreti üzerinden tanımlar. “Hukuk” normal zamanların düzenini temsil ederken, “istisna” egemenin hukukun sınırlarını askıya aldığı anı ifade eder. Türkiye’de devlet aklı, uzun zamandır bu istisna alanında kutsallaştırılıyor ve kararların verilmesiyle birlikte meşruiyetin de otomatik biçimde üretildiği varsayılıyor.
Bu aslında Osmanlı’dan bugüne uzanan süreklilik iddiasının yeniden devreye girmesi. Ata sporumuz olan “Devletin bekası ve düzenin devamı” söylemi tarihi boyunca hukukun önünde konumlanan bir siyasal refleks olarak işlev gördü. Hukuk ihtiyaç hâlinde genişletilen ya da daraltılan bir araç gibi kullanıldı. İşte bugün yeniden “devlet aklı” başlığı altında sunulan yaklaşım, bu mirasın güncellenmiş bir biçimi olarak karşımıza çıkıyor.
Önceki çözüm süreciyle kıyaslandığında fark bu noktada daha da belirgin aslında. O dönemde ciddi sorunlar, kırılmalar ve tutarsızlıklar bulunmasına rağmen, haklar, demokrasi, anayasal düzen ve toplumsal mutabakat gibi başlıklar etrafında bir dil kurma çabası mevcuttu. Bugünkü süreçte ise sürpriz etkisi yüksek çıkışlarla ilerleyen, hesabı kamuoyuna açık biçimde kurulmayan bir siyasal tarzı öne çıkmış vaziyette. Heyecan yeni bir vizyondan çok, denk düşülen alanın meşruiyetinden ve kapsayıcılığından besleniyor.
Geniş kitlelerin ruh hâli de bunu yansıtıyor. “Hele bir duralım bakalım ne olacak” hissi yaygın. Kimsenin bağını sormasının istenmediği bir üzüm ikramı masada duruyor. Yenilip yenilmeyeceği konusunda kararsız ama masadan da kalkmayan bir çoğunluk söz konusu. Siyasi ve uluslararası pragmatizmle süreci bohçalamaya çalışmak, çelişkili pozisyonlar arasında savrulmaktan başı dönmüş insanları ne ölçüde teskin eder, bu soru çoğumuzun kalbinde hala makes bulmadı.
Bütün bunlar birlikte düşünüldüğünde, hâkim paradigmanın sofistike bir biçimde kendini yeniden ürettiği bir hattın içindeyiz. Kimsenin gönül rahatlığıyla “ülkede artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyemediği bir vasatta ilerleyen bir süreçten söz ediyoruz. Hukuk ve demokrasi açısından ileriye doğru gerçek bir sıçramanın yaşanıp yaşanmadığı konusunda güçlü bir kanaat zinhar oluşmamış.
Bende ve benim gibi düşünenlerde karşılık bulmayan heyecanın kaynağı da tam olarak burada duruyor. Çünkü kalıcı bir çözüm, sürprizlerde ve talimatlarda değil, herkes için geçerli ilkeler etrafında kurulan sahici bir siyasal muhasebeyle anlam kazanır.
