Kralın iki farklı bedeni: Doğu ve Batı
Batı’nın ipliğinin pazara çıktığı, kendisiyle yüzleştiği iddiası, son yıllarda neredeyse tartışmasız bir kabule dönüştü. Jeffrey Epstein dosyasıyla birlikte devlet, finans, akademi ve kültür endüstrisi arasındaki karanlık ilişkiler görünür hâle geldi. Yıllarca bilinen ama korunmuş olan suç ağlarının bir anda ifşa edilmesi, açılan arşivler, sinema ve akademi üzerinden dolaşıma sokulan geçmiş suçlar ve kimi zaman yüksek perdeden gelen özür cümleleri sanki ahlaki bir ilerleme anlatısı varmış gibi anlatılıyor.
Bu anlatı, muhafazakâr dünyada da belirgin bir etki yaratıyor. Konuşabilen, ifşa edebilen, kendini eleştirebilen bir medeniyet imgesi karşısında, kendi suskunluğumuzu daha makul görme eğilimi güçleniyor. Oysa mesele konuşmakla susmak arasında değil, itirafla hesap arasındaki gerilimde düğümleniyor. İtiraf hafifletiyor, hesap ağırlık yüklüyor.
Batı’nın öz eleştirisi bu yüzden çoğu zaman düzeni sarsan bir bilgi üretmiyor fakat arındıran bir anlatı üretiyor. Büyük suçların ardından gelen konuşma seli, hafızayı diri tutmak yerine yükümlülüğü dağıtıyor. Konuşmak, hesap vermekle yer değiştiriyor. Bu arındırıcı konuşma pratiğinin arkasında, Katolik dünyadan devralınmış günah çıkarma refleksinin sekülerleşmiş bir biçimi çalışıyor. Günah itiraf ediliyor, vicdan rahatlıyor, düzen yoluna devam ediyor.
Bu tablo karşısında muhafazakâr dünyada sıkça rastlanan bir eğilim var: Konuşabilen, kendini eleştirebilen bir medeniyet imgesi karşısında kendi suskunluğunu daha vakur, daha ahlaklı bir tutum gibi görme eğilimi. Oysa burada yapılan kıyas, iki ayrı erteleme biçimini birbirine karıştırıyor.
Doğu dünyasında günah çıkarma benzeri bir kamusal arınma pratiği hiçbir zaman güçlü biçimde oluşmadı. Tövbe, bireyin Tanrı’yla kurduğu mahrem bir ilişki olarak kaldı ve kamusal alana taşınmadı. Bu nedenle eleştiri de arındırıcı bir dile evrilmedi, en başından itibaren “düzeni tehdit eden bir fitne” olarak algılandı. Yanlışla yüzleşme, epistemik bir imkân sayılmadı. Abbasi dönemindeki Mihne süreci, bu zihniyetin erken ve çarpıcı örneklerinden biridir. Devletin belirlediği inanç yorumuna, yönetim tarzına itiraz eden âlimler, düşünsel farklılık taşıyan kişiler olarak değil, siyasal bir meydan okumanın failleri olarak okundu.
Osmanlı tecrübesinde de benzer bir refleks farklı biçimlerde kendini gösterdi. Kadızadeliler hareketi etrafında şekillenen tartışmalar, düşünsel çoğulculuğun nasıl hızla ahlaki suçlama diline çekilebildiğini gösterir. Tartışma, hakikat arayışı sağlamalıydı oysa düzeni koruma kaygısıyla yürütüldü. Eleştiriler “bidat” ithamıyla susturuldu. Soru sormak, niyet sorgulamasına maruz kaldı. Bu iklimde de yanlış dönüştürücü bir imkân olarak tasavvur edilmedi, bastırılması gereken bir sapma olarak kodlandı.
Bu tarihsel miras, modern muhafazakâr zihniyet üzerinde hâlâ etkili. Yanlışla yüzleşme, düşünsel bir cesaret olarak okunmak yerine otoriteyi zayıflatan bir risk gibi algılanıyor. Buna kalkıştığımız her cesaret anı büyük karşı çıkışlarla susturulmaya çalışılıyor. Suskunluk sanki ahlaki bir vakar biçimi fakat biz o duruştan mahrummuşuz gibi ithamlarla başbaşa bırakılıyoruz. Kısacası biz Doğu toplumları eleştiriyi bastırarak, Batı ise eleştiriyi arındırarak benzer bir sonuç üretiyor. Hesap, her iki durumda da erteleniyor.
Bu tabloyu daha geniş bir çerçeveye yerleştiren isimlerden, modern Batı eleştirisini slogan yerine medeniyet çözümlemesiyle yapan, İslam düşünce dünyasında özel bir yere sahip Mısırlı entelektüel Abdülvehhâb el-Mesîrî. Ona göre modern Batı’nın İslam’a yönelttiği öfke, kimlik çatışmasıyla açıklanamaz. Bu öfke, modernitenin kendi içinde gerçekleştirdiği insani aşınmanın dışavurumudur. Modern dünya “mutlak hakikat” fikrini tasfiye etmiş, ahlakı pazarlığın konusu hâline getirmiştir. Pazara dönüşmüş bir dünyada her şeyin karşılığı vardır, karşılıksız kalan her talep rahatsızlık üretir. Bedel gerektiren adalet fikri bu yüzden huzursuz edicidir.
İslam’ın ve bugün Filistin direnişinin Batı’yı tedirgin eden yönü de burada belirginleşir; Pazarlığa kapalı bir hakikat iddiası, değiş tokuşa girmeyen bir adalet talebi. Bu talep, modern dünyanın aynasında kaybedilmiş bir ağırlığı hatırlatır. Öfke de bu hatırlatmanın yarattığı sarsıntıdan beslenir.
“Batı çöküyor” söylemi, bu karmaşık tabloyu basitleştiren bir rahatlama aslına bakarsanız. Medeniyetler ani yıkımlarla ortadan kalkmaz. Dil üretildiği, kurumlar işlediği, anlatılar dolaşımda kaldığı sürece devam eder. Çürüme, tam da bu devamlılık içinde görünmezleşir. Hesap, konuşmanın gürültüsü içinde kaybolur.
Muhafazakâr dünya açısından asıl mesele burada düğümlenir. Batı’nın itiraf estetiğine duyulan hayranlık, kendi suskunluğunu meşrulaştıran bir kolaycılığa dönüşür. Oysa inanç, hafiflik vaat etmez, inanç, ağırlık yükler. Sorumluluk talep eder, hesap ister. Bu hesap ne estetik itiraflarla ne de suskunlukla ötelenebilir.
Eğer adalet gerçekten bir emanetse, bu emanet ancak yükünü taşımayı göze alan bir ahlakla korunabilir. Doğu’nun eleştiriyi bastıran mirası ile Batı’nın eleştiriyi arındıran pratiği arasında sıkışıp kalmak, muhafazakârlığın bugünkü krizini derinleştirir. Hesaptan kaçan her tutum, hangi medeniyet diliyle konuşursa konuşsun, sonunda aynı düzenin devamına hizmet eder.
