Sandalyenin boyu değil, rızanın daralması
Türkiye’de siyaset uzun süredir metinlerle değil sahnelerle ilerliyor. Hukuki düzenlemeler teknik bir dilde yapılır, ancak toplumsal belleğe yerleşen şey maddeler değil görüntüler olur. Bu nedenle Adalet Bakanlığı’ndaki devir teslim töreninde ortaya çıkan sandalye yerleşimi tartışması sıradan bir protokol ayrıntısı olarak kalmadı. Birkaç santimetrelik yükseklik farkından sistem analizi üretmek aşırı bir yorum sayılabilir. Ancak o görüntünün neden bu kadar hızlı büyüdüğünü anlamadan geçmek siyasal zemindeki birikmiş gerilimi görmezden gelmek olur. Sembol kendi başına güçlü değildir. Onu güçlü kılan bağlamdır.
Burada iki düzlem iç içe geçiyor: sembol ve temsil.
Sembol düzleminde Napoléon örneği öğretici bir mercek sunar. 1804’te Notre Dame’da Papa’nın önünde tacı kendi başına yerleştirdiği an sıradan bir törensel jest olarak okunamaz. O sahne meşruiyet kaynağının kiliseden alınarak lider iradesine taşındığını ilan eden bilinçli bir koreografiydi. Tarihsel bir eşik görsel bir iddia ile sabitlendi. İktidar yalnızca hukuki düzenlemeyle pekiştirilmedi, aynı zamanda estetik bir jestle tahkim edildi. Sembol ile kurumsal dönüşüm arasında organik bir bağ kuruldu.
Türkiye’deki sandalye görüntüsü tarihsel bir eşik anlamı taşımaz. O an Napoléon’un tacını kendi başına yerleştirdiği sahneyle aynı ontolojik düzlemde ele alınamaz. Fakat belirleyici olan görüntünün niyeti değil, düştüğü zemindir. Semboller tek başlarına kriz yaratmaz. Gerilimle yüklü bir atmosfere temas ettiklerinde ağırlık kazanırlar. Siyasal bağ zayıfladığında en küçük ayrıntı bile mesafenin görünür hâline dönüşür. Güven derin olduğunda görüntü sıradanlaşır. Güven aşındığında aynı görüntü yoğunlaşır ve anlam yüklenir. Tartışılan şey sandalyenin uzayıp kısalması değildir. Görünür hâle gelen temsil boşluğudur.
Bu noktada mesele temsil alanına gelir.
Demokrasinin gücü yalnızca sandık çoğunluğuna dayanmaz. Kritik görevlere getirilen isimlerin salt destek veren kesimde değil, karşıt kesimde de asgari bir güven üretmesi beklenir. Bu güven coşku anlamına gelmez. Adalet algısının zedelenmemesidir. İnsanlar kendi hayatlarını etkileyen kararların alınmasında hiçbir karşılıklarının bulunmadığı hissine kapıldığında siyasal mesafe büyür. Bir tercih geniş bir kesimde dışlanmışlık duygusu üretmeye başladığında güç gösterisi kısa süreli bir üstünlük sağlar, fakat siyasal bağın dokusunu inceltir.
Türkiye’de son yıllarda belirginleşen sorun burada yoğunlaşıyor. Kritik pozisyonlar geniş bir mutabakat arayışı olmaksızın dolduruluyor. “Yetki bizde” yaklaşımı siyasal hayatın tek meşruiyet kaynağı gibi sunuluyor. Bu tutum güçlü bir irade imajı üretir. Fakat devlet dili ortaklık üretme vasfını kaybettiğinde yalnızca iktidarın dili olarak kalır. Kararlar kapsayıcılık üretmek yerine taraflaşmayı keskinleştirir. Sandalye hizasının bu denli konuşulması da tam bu nedenle anlam kazanır. “Sen aşağıdasın ben yukarıdayım” görüntüsünün yankı bulması konuşulacak başka mesele kalmadığını göstermez. Yaratılmış mesafenin görsel bir karşılık bulduğunu gösterir. Birkaç santimetrelik yükseklik artık bir gerilim göstergesine dönüşür. Mesele mobilyanın ölçüleri değildir. Mesele rızadır.
Peşi sıra Meclis’teki yemin töreninde yaşanan gerilim sembol düzlemindeki tartışmanın bedenleşmiş hâliydi. Kürsü etrafında yaşanan itişmeler, omuz atarak alan kaplama, söz hakkını fiziksel varlıkla daraltma görüntüleri siyasal tartışmanın müzakere zemininden uzaklaşabildiğini yeniden gösterdi.
Fikir geri çekildiğinde geriye beden kalır. Beden öne çıktığında siyasal akıl zayıflar. İkna yerini fiziksel baskıya bıraktığında temsil alanı daralır. Bu sahne birkaç milletvekilinin kontrolsüz öfkesine indirgenemez. Temsilin asaleti ile gücün hoyratlığı arasındaki mesafenin kapandığını gösteren bir kırılmadır. Kameralar önünde sergilenen üstünlük performansı yalnızca o anın görüntüsü değildir. Toplumsal sınır duygusunun aşınmasıdır.
Okulda akran zorbalığına karşı bilinç üretmeye çalışan bir toplumun parlamentoda güç koreografisini normalleştirmesi ciddi bir pedagojik çelişkidir. Temsilcilerin davranışı norm üretir. Siyasetin dili sertleştikçe toplum nezdindeki gerilim yükselir. Parlamentonun tahammül kapasitesi düştükçe toplumsal tahammül de düşer. Siyasal tarih bu döngüyü defalarca göstermiştir.
Weimar Almanyası’nda parlamentodaki sertlik yalnızca kürsü tartışmalarının sonucu sayılmazdı. Siyasal bağın zayıflamasının dile ve bedene yansımasıydı. Latin Amerika’da tören ihtişamıyla güç yoğunlaştıran yönetimler toplumda karşılık bulmayan kadrolar nedeniyle aralarındaki mesafeyi büyüttü. Güney Kore’de Meclis’te fiziki engellemelere ve salon işgallerine varan sahneler benzer bir gerilimin göstergesiydi. Çoğunluk gücü ile toplumsal onay arasındaki makas açıldığında siyaset hızla gövde gösterisine kaydı. Güç gösterisi eksilen güveni kapatamadı. Onay daraldıkça sertlik arttı. Sertlik arttıkça kurumsal itibar aşındı.
Bu nedenle sandalye görüntüsü de Meclis’teki arbede de aynı zincirin halkalarıdır. Bu olanları dev bir sistem çöküşü olarak adlandırmak analitik bir isabet getirmez. Ancak bütünüyle önemsiz görmek de siyasal ruh hâlini kavramayı engeller.
Asıl soru şudur: Yetki kullanmak mı daha değerlidir, rıza üretmek mi.
Rıza zeminini genişletmek siyasal aklın önceliği hâline gelirse kazanan toplum olur. Kazanması gereken de toplumdur.
