Sessiz çığlıklar
Bir ülkede insanlar susmaya bir sabahla başlamaz. Kimse kendine “artık konuşmayacağım” diye bir not bırakmaz. Suskunluk idari bir karar gibi işlemez, daha çok uzun bir bekleme salonunda öğrenilir.
İnsan önce çağrılacağını sanır, sonra sıranın ilerlemediğini fark eder, ardından oturduğu sandalyeyi tanır ve en sonunda beklemenin kendisini doğal bir hâl gibi içselleştirir. Bu sırada gürültü eksilmez, aksine artar. Ekranlar doludur, kelimeler dolaşımdadır, herkes bir şey anlatır. Yalnızca bazı hikâyeler o dolaşıma hiçbir zaman giremez.
Kafka’nın Dava’sında Josef K. bir sabah uyandığında hakkında bir işlem başlatıldığını öğrenir ve tutuklandığını fark eder. Bu işlemin hangi suça dayandığını, hangi davranışının soruşturma konusu edildiğini ya da hangi yasayı ihlal ettiği iddiasıyla karşı karşıya olduğunu kendisine açıklayan kimse yoktur. Mahkeme vardır, bürolar vardır, görevliler ve dosyalar vardır, çağrılar gelir, duruşmalar yapılır, hatta ayrıntılı bir prosedür işler. Buna rağmen bütün bu somut düzenin içinde Josef K.’nın tutunabileceği bir yön oluşmaz. Çözülme suçlanmış olmaktan kaynaklanmaz, nereye gideceğini, kime sesleneceğini ve hangi kelimelerle kendini savunacağını bilememekten doğar. Josef K. itiraz etmek ister, ancak itirazın hangi biçimde ciddiye alınacağını kestiremez. Konuşur, dilekçeler yazar, insanlarla temas kurmaya çalışır, buna rağmen söylediklerinin bir muhataba ulaşıp ulaşmadığını hiçbir zaman öğrenemez. Zaman ilerledikçe sesi kısılmaz, anlatmayı sürdürür, fakat anlatının anlamı çözülür ve söylenen her şey adresi belirsiz bir düzenin içinde askıda kalır.
Bugün pek çok insanın yaşadığı deneyim, Kafka’nın çizdiği bu yönsüzlük hâliyle kesişiyor. İnsanlar yaşadıklarını, uğradığı gadri anlatabilecek kelimelere sahip, fakat bu kelimelerin hangi kapıda anlam kazanacağını kestiremiyor. Sorun yaşananların dile getirilememesi değil, sorun dile getirilen sözün nereye düşeceğinin bilinmemesi... Hukuk hayatın içinde yol tarif eden bir işaret olmaktan uzaklaştığında adalet bir hedef gibi algılanmaz ya hani, daha çok çevresinde dolaşılan fakat içine girilmeyen bir alana dönüşür. İşte bu dolaşma hâli insanı konuşmaktan alıkoymasa da konuşmayı sürdürürken yön duygusunu aşındırıyor Zamanla söz kaybolmuyor da sözün işe yaradığına dair inanç çözülüyor ve sessizliğin asıl zemini tam da burada oluşuyor.
Bu sessizlik ne yazık ki iktidar tarafından hemen her zaman yanlış okunuyor. Konuşmayan toplum uyumlu bir toplum gibi algılanıyor. Konuşmasını istemediklerin konuşturulmazsa makbul olan oluyormuş sanılıyor. Oysa Kafka’nın dünyasında da görüldüğü üzere suskunluk çoğu zaman yön kaybının işareti hâline gelmiş bir haldir. İnsan itiraz etmez, çünkü itirazın nerede karşılık bulacağını kestiremez. Oysa iktidar bu suskunluğu onay olarak yorumladığında kendi sesini büyütürken toplumla kurduğu bağı yitiriyor… Biz de bağlar çoktan koptu; fark eden yok.
Türkiye’de bu durum artık gündelik hayatın içinde, gözle görülür işaretlerle yaşanıyor. İnsanlar yaşadıkları haksızlığı anlatıyor, fakat anlatacakları yerin karşılık üretmediğini biliyor. Mahkeme koridorlarında, dilekçe masalarında, resmî başvuruların aylarca cevapsız kaldığı odalarda sessizlik yerleşiyor. Bir dosyanın rafta beklemesi, bir itirazın süresiz ertelenmesi, bir kararın sürekli ötelenmesi insanlara bağırmamayı değil hangi adımın karşılık üreteceğini kestirmeyi öğretiyor.
Kimse suskunluğunu bir erdem olarak görmüyor, yalnızca kelimelerini sonuç doğurmadığı bir yerde harcamak istemiyor. Sosyal medyada öfke yükselirken gerçek hayatta insanlar işini, davasını, geleceğini riske atmamak için geri çekilmiyor, yönünü tayin edemediği için geri çekiliyor. Bu tablo sükûnet sanılıyor, oysa sandıkta veyahut göç kararlarında kendini gösteren derin bir mesafe birikiyor. Sessizlik hâlâ yanlış yerden dinleniyor, haliyle duyulmuyor.
Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken adlı oyununda karakterler susmayı bilinçli bir tercih olarak benimsemez; aksine konuşur, tartışır, hatırlar, unutur ve bütün bu hareketin içinde söylediklerinin bir karşılık üretmediğini yavaş yavaş kavrar. Beklenen kişinin kim olduğu, neden beklendiği ya da gerçekten gelip gelmeyeceği hiçbir zaman açıklığa kavuşmaz, fakat bu belirsizlik sahneden çekilmeye yol açmaz, bekleyişin kendisini derinleştirir. Zaman ilerledikçe Godot’nun varlığı silikleşir, beklenti bir hedef olmaktan çıkar ve sahnede kalanlar için asıl gerçeklik, beklemenin içinde kalmayı sürdürmek hâline gelir. Konuşma sona ermez, ancak konuşmanın ilerleme yaratmadığı bu dünyada yön duygusu aşınır ve bekleyiş, insanın hem diline hem bedenine yerleşen kalıcı bir hâl kazanır.
Bugün yaşanan hâl öfkeyle ya da suskunlukla açıklanabilecek kadar basit bir yerde de durmuyor. İnsanlar konuşuyor, yazıyor, anlatıyor, bizler durmaksızın yazıyoruz. Fakat bütün bu çabanın içinde eksik olan tek şey “duyulma ihtimali”.
Uzun süre karşılık bulmayan söz zamanla talep olmaktan çıkıyor ve insanın içinde taşıdığı bir yorgunluğa dönüşüyor. Ben dahi adaleti isteyen değil artık resmen dilenen yazılar yazmaktan usandım ve yoruldum. Yorgunluklarımız kalp kırıklıklarıyla harman…
Toplumun bugün en çok ihtiyaç duyduğu olgu kimsenin nezdinde bir çağrı, haykırış sayılmıyor. Temas kurabilen bir dil istiyor binlerce adaletin soluğundan ümidi kesmeyen insan az şey mi bu?
Artık şefkat, siyasete gereken en mühim duygu, kopmuş bağları yeniden mümkün kılabilecek tek zemin…
Bu toplum kendini duyuramadığında yoruluyor. Yorulan bir toplum bağırmıyor. Sessizleşiyor. Ve bu sessizlik en çok da duyulmayı bekleyenlerin omuzlarında ağırlaşıyor.
Bu ağırlığın altında eziliyoruz, ne zaman görülecek?
