Sınırsız gücün patolojisi

Amerika, efsaneliğini yitirmekte olduğu bir dönemin tam ortasında duruyor. Bu yalnızca küresel güç dengelerinin değişmesiyle açıklanabilecek bir aşınma gibi durmuyor, daha derinde, zihinsel ve ahlaki bir çözülmeye işaret ediyor. Ülkenin başında, öngörülemezliği bir yönetim tarzına dönüştürmüş, sınır tanımayı zayıflık addeden ve kamusal dili bilinçli biçimde tahrip eden bir figürün yarattığı sürekli bir alarm hâli var. Bu alarm geçici bir politik gürültü gibi işlemiyor, toplumsal bilinçte kalıcı bir tedirginlik üretiyor. İnsanlar artık geleceği planlamaktan çok, yarına hangi ruh hâliyle uyanacaklarını düşünüyor. Devlet aklı, tutarlı bir yön duygusu vermek yerine kişisel öfkelere ve anlık hezeyanlara teslim edilmiş hissi bırakıyor. Kurumlar yerinde duruyor ama güven duygusu yer değiştiriyor. Herkes, sınırların bir gecede silinebilme ihtimaliyle yaşıyor.

Bu nedenle yaşanan kriz, hukuki metinlerle ölçülebilecek bir kriz sayılmaz. Bu, bir sinir sistemi krizi. Devletin refleksleri zayıflamış, denge mekanizmaları gecikmeli çalışır hâle gelmiş durumda. Toplum, makul davranış beklentisini yitiriyorçünkü makul olan, artık yönetici iradeden beslenmiyor.

Bir medeniyet inşa edebilmek, gücü sınırlayabilme becerisiyle de ilgilidir. Kendini durdurabilme, kazanırken geri çekilmeyi bilme, konuşurken susma ihtiyacını hissedebilme yetisi. Bu refleks aşındığında iktidar yalnızca muhaliflerini baskılamaz kendi zeminini de adım adım yakar. Sınırsız güç, eninde sonunda taşıyıcısını da çökertir.

Oysa uzun yıllar boyunca bu düzen, içindeki gerilimleri kurumlar aracılığıyla soğurabilmişti. Seçimler vardı, yargı vardı, medya, üniversiteler, sivil toplum vardı. Hepsi kusurluydu ama uzlaşı üretme kapasitesine sahipti. Oyunun kuralları belliydi, kaybeden geri çekilir, kazanan sınırlarını bilirdi. Bu sınır bilgisi yalnızca hukuki değil, ahlaki bir terbiyenin parçasıydı. Bugün asıl kırılma tam olarak bu zeminde yaşanıyor. Kaybetmenin meşruiyeti aşındığında, kazanmanın da bir sınırı kalmıyor.

2016 ile 2019 yılları arasında Toronto’da yaşadım. Şehrin gündelik ritmi insana yerleşen bir sükûnet taşıyordu. Bu sükûnet donukluk ya da ilgisizlik anlamına gelmiyordu, kamusal alan mesafeyle korunuyordu. İnsanlar siyaseti konuşuyor ama hayatlarını onun etrafında kurmuyordu. Devlet, varlığı bağırmadan hissedilen bir erk olarak duruyor, sürekli kendini hatırlatan bir güç olmayı bilinçli biçimde reddediyordu. Orada hissedilen huzur, özel bir çaba gerektirmeden gündelik hayatın içine sinmişti.

Aynı dönemde farklı şehirlerde uzun süreler kaldım. New York’ta sokaklar sertti ama dağınık değildi, kalabalık, öfke üretmeyen bir ritim içinde akıyordu. Washington’da kurumların ağırlığı kendini dayatan bir güç gibi durmuyor, sessiz bir denge hissi yaratıyordu. Los Angeles’ta genişlik hâkimdi, kent parçalıydı ama boğucu değildi. Farklı hayatlar yan yana duruyor, bu çeşitlilikten bir tehdit anlatısı çıkmıyordu. Miami’de Latin kültürü, göçmenlik ve Amerikan rüyası aynı kamusal alanda birlikte var olabiliyor, bu birliktelik siyasal bir kriz diline dönüşmüyordu. Bugün hissedilen tedirginlik, o yıllarda bu şehirlerin hiçbirinde bu yoğunlukta yaşanmıyordu. Ortak bir zemin vardı. Kamusal hayat, siyasetin sertliğini taşıyabilecek kadar genişti. Şimdi bu zemin daralıyor ve gerilim, şehirlerin dokusuna kadar sızıyor.

Bugün sahneye çıkan polis şiddeti, o toprakların tarihsel reflekslerinden doğmuş bir güvenlik pratiği gibi durmuyor. Daha çok, başka rejimlerden ödünç alınmış, başka coğrafyalarda denenmiş ve orada hızla dolaşıma sokulmuş bir yönetme tekniğini andırıyor. Güvenlik dili sertleştikçe polis, kamusal düzenin koruyucusu olmaktan çıkıyor. Sokakta karşılaşılan her itiraz, her tereddüt, her duraksama potansiyel bir tehdit gibi okunuyor. Silahsız sivillerin rutin kontrollerde, trafik çevirmelerinde ya da ev baskınlarında hayatını kaybetmesi artık sıra dışı bir olaydan çok yeni normalin parçası haline geliyor ülkede. Şiddet, istisnai bir araç olmak yerine mesaj taşıyan bir performansa dönüşmüş vaziyette.Bu performansın hedefi yalnızca suç değil, itaat. Devlet, yurttaşına güven vermek yerine onu hizaya sokan bir aygıt gibi hissediliyor. Bu manzara, özgürlük mitleriyle anlatılan bir ülkenin içinden çok, otoriter rejimlerin aşina repertuarından ödünç alınmış gibi duruyor.

Bu manzara bize yabancı değil. Kuralların gevşediği, sınırların keyfileştiği, gücün kendini frenleme ihtiyacı duymadığı her yerde aynı psişik iklim oluşur. Sessizlik, sağduyu diye pazarlanır. Bugün burada gördüğümüz şey, uzak bir coğrafyanın tuhaflığının ötesinde, kuralsızlığın nelere kadir olduğunu gösteren büyük bir laboratuvar manzarasıdır. Sınır bilgisi aşındığında ve ahlaki eşikler silindiğinde, en köklü anlatılar bile kısa sürede dağılabilir.

İşte bu yüzden mesele yalnızca güç meselesi olarak okunamaz. Asıl kırılma, iktidarın kendisinden başkasına meşruiyet tanımayı reddetmesinde ortaya çıkar. Güç, tek başına kullanılabilecek doğal bir hak gibi algılandığında, sınır, denetim ve paylaşım düşüncesi zayıflık sayıldığında siyaset patolojik bir hâl alır. Kurumlar yeniden inşa edilebilir, yasalar değiştirilebilir, anayasalar revize edilebilir. Fakat iktidarın kendini tek irade, tek merkez ve tek hakikat olarak kurduğu bir düzende geriye yalnızca itaat talep eden bir güç dili kalır. Kurallar ortadan kalktığında dünyanın en büyük, en iddialı, en “istisnai” ülkesi bile kısa sürede kendi karikatürüne dönüşebilir. Bugün yaşanan tam olarak budur. Tarih bu sahneyi defalarca kayda geçirmiştir. Sınırsızlaştırılan iktidar, eninde sonunda kendi zeminini de beraberinde çökertir.

YORUMLAR (4)
4 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.