Belediyeler kaldırılıp valilere ve kaymakamlara mı devredilsin?

Belediyelerdeki vurgun ve talanlar ve yaşanan yozlaşma süreci öyle vahim bir noktaya geldi ki; halk belediye başkanlığı kurumunun bütünüyle lağvedilerek yerel hizmetlerin illerde ve ilçelerde valiler ve kaymakamlar tarafından yerine getirilmesinden başka çare olmadığını yüksek sesle dilllendirmeye başladı.

Sosyal medya hesapları son günlerde bu doğrultudaki postlar ve yorumlarla dolup taşıyor.

Bu kapsamda çeşitli hesaplardan yansıtılan yaygın serzenişlere bakalım:

-İl ve ilçe belediyeleri topyekün lağvedilsin, yetkileri vali ve kaymakamlara devredilsin.

-Acilen tüm belediyeler kapatılıp valiliklere ve kaymakamlıklara devredilsin. Belediyeler soygun yerine dönmüş.

-Ülkenin kaynakları, tır şöföründen ve pavyoncudan dönme belediye başkanları tarafından sömürülemez.

Türkiye, belediyecilik sistemini kaldırmalıdır. Büyükşehirler, il ve ilçe belediyeleri, devletin belirleyeceği memurlar (vali ve kaymakamlar) tarafından yönetilmelidir.”

Yerel demokrasi, Türkiye’nin bataklığıdır: Rüşvet, yolsuzluk, soygun, taciz tecavüz bataklığı…Bu bataklık artık kurutulmalıdır.

Türkiye, sadece genel seçim yapmalıdır.

Bu yolsuzluk çukuru başka türlü kapatılamaz.

Doğrusu bu; siyasete ilgisi, seçimlere katılma ve oy kullanma oranı çok yüksek olan Türk toplumu için pek alışıldık bir durum değil.

Siyasette yer almaya ve siyasi konuları takip etmeye bu kadar meraklı olan halkımızın; kendi oy tercihi ile yaşadığı beldenin kaderine yön verme heyecan ve arzusu, nasıl oldu da bir anda açık bir umutsuzluğa ve çaresizliğe evrildi?

Sebebi, ülkenin her tarafında belediyelerde patlak veren ve ayyuka çıkan; usulsüzlük, yolsuzluk, rüşvet, görevi kötüye kullanma, keyfi yönetim, kamu harcamalarında israf ve kaynakların talan edilmesidir.

Bunlar, sadece belli siyasi partilerin elindeki belediyelerde ortaya çıkan ve sadece belirli soruşturmalar çerçevesinde ele alınan olaylar mı?

Hayır... Muhalefetteki belediyelerde daha fazla soruşturma yürütülüyor olsa da; yolsuzluk olgusu, siyasi yelpazenin tüm kanatlarında yer alan belediyelerde, kimsenin reddedemeyeceği kadar sistematik ve karakteristik bir hale gelmiş durumda…

Normal şartlar altında, halkın kimi tercih etmesini beklersiniz?:

Kendi içinden çıkan, kendi oylarıyla işbaşına getirdiği, kapısını her an çalarak yanına gidebileceği, gerektiğinde sokakta önünü keserek hesap sorabileceği birini mi?

Yoksa tepeden bir irade ile atanmış; tanımadığı, yanına ancak randevu talebiyle uzun bekleme sürelerinden sonra girebileceği, sokaktan eskortlar eşliğinde ancak uzaktan geçişine tanık olabileceği bürokrat konumunda birini mi?

Şimdi öylesine çelişkili bir duruma geldik ki; halk kendisine, yönetimi seçme, hesap sorma ve değiştirme şansı veren demokratik sistem yerine; karar verme ve değiştirebilme gücünün olmadığı merkeziyetçi sistemi tercih ediyor.

Peki bu neden böyle oluyor?:

-Türkiye’de, siyasetin çeşitli arıza ve yol kazalarıyla kesintiye uğramasının oluşturduğu örselenmişlik ve istikrarsızlık, bu çarpıklığın doğmasına zemin hazırlıyor.

-Siyasi figürlerin popülist eğilimleri ve uzun vadede konumlarını koruma uğruna duruma göre farklı pozisyon takınmaları; seçmenlerin partilerine sadakatini zayıflatan ve siyasete güvenlerini sarsan önemli faktörler olarak karşımıza çıkıyor.

-Özellikle ciddi kaynak ve bütçe kullanma yetkisine sahip yerel yöneticilerin yatırım ve harcama tercihlerine ilişkin karar ve uygulamaları ve bu alandaki şaibelerin toplumda oluşturduğu soru işaretleri; sonuçta seçilmişler yerine, “atanmışlara yönelişi” güçlü bir eğilim haline getiriyor.

Bir toplumda ya da beldede yaşayan insanların, kendi oylarıyla seçtikleri yerel yöneticiler yerine merkezi yönetim tarafından atanmış kişilerce yönetilmeyi tercih etmesi, siyaset bilimi literatüründe öncelikle “merkeziyetçilik” eğilimi ile açıklanır. Bu durum, yerel demokrasi ve temsil mekanizmalarına duyulan güvenin zayıfladığını, seçilmiş aktörlerin yeterlilik, liyakat veya performans açısından sorgulandığını gösterir. Bu, aynı zamanda “demokratik temsil krizi” olarak belirtilen olgunun görünür ifadesidir.

Bu tercih, çoğu zaman “himayeci” ve “mülk temelli” (patrimonyal) devlet anlayışı ve “vesayetçi” yönetim eğilimleri ile birlikte ortaya çıkıyor. Devletin “daha doğru karar veren” bir üst akıl olarak görülmesi, yerel düzeydeki özerklik ve katılım ilkelerinin geri plana itilmesine yol açıyor. Bu durum, modern kamu yönetiminin temel prensiplerinden biri olan “kararların mümkün olan en alt düzeyde alınmasını” öngören “yerinden yönetim” ilkesinin de tersine işlemesi anlamına gelir. Kriz, güvenlik veya istikrar kaygılarının arttığı dönemlerde ve özellikle yaşadığımız yolsuzluk benzeri olaylarda; bu tür tercihlerin güçlenmesi ve toplumun, “daha az siyasal katılım” karşılığında “daha fazla düzen ve etkinlik beklentisine” yönelmesi bunun işaretidir.

Toplumumuzun, kaymakamların ve valilerin devletin parasını en iyi şekilde yöneteceğine olan güvenini teyid etmesi, mülki idare mesleğinden gelen yöneticiler adına sevinilecek ve gurur duyulacak bir şey. Ama diğer taraftan belediye başkanları ve yöneticilerinin göreve gelir gelmez amansız bir çalıp çırpma yarışına girmesiyle bu kurumlara olan güvenin yerle bir olduğunu görmek, son derece kötü ve ülke adına derinden üzüntü duyulacak bir durum.

Kaymakamlar ve valiler atanmış, yani memur statüsünde olan ve bürokratik mekanizmanın bir parçası olarak görev yapan kişiler. Belediye başkanları ise seçilmiş, yani halkın oyuyla işbaşına gelmiş kişiler.

İkisi arasında tercih yapılması söz konusu olduğunda, vali ve kaymakamlar için “öne çıkma fırsatını reddetme pahasına,” yerel yöneticilerin demokratik süreçlerle ve halkın iradesiyle iş başına getirilmesini tercih etmemiz gerekir.

Neden?

Çünkü, birincisi buyurgan, merkeziyetçi ve hiyerarşik iradeyi temsil eder; halkın hesap sorabilmesine uygun olmadığı ve kendisine yönetimi değiştirme şansı vermediği için yozlaşmaya çok açıktır. İkincisi ise, halkın yöneticileri doğrudan kendi iradesiyle belirli bir süre için seçtiği, seçim dönemi sonunda hesap sorabileceği ve memnun olmadığı yönetimi değiştirebileceği bir yapıdır.

Yaşadığımız süreçte görüyoruz ki, bu gerçeğin tersine bir durum ortaya çıkmış.

Seçilmişlere duyulan güvenin zayıflaması, buna karşılık atanmış yöneticilere yönelimin artması, sadece idari bir tercih değil; aynı zamanda demokratik kültürün derinliği ve kurumsallaşma düzeyi açısından da sorgulanması gereken kaygı verici bir tablodur. Türkiye’nin uzun yıllara dayanan demokrasi serüveni ve yerel yönetim tecrübesi sonunda geldiği nokta; yerel demokrasinin güçlenmesi açısından arzu edilen düzeyde bir ilerleme kaydedemediğini gösteriyor.

Bu kapsamda, söz konusu eğilimin nedenleri ve sonuçları üzerinde ciddiyetle durulması; şeffaflık, hesap verebilirlik ve liyakat ilkelerini güçlendirecek yapısal çözümlerin hayata geçirilmesi acil bir zorunluluktur. Aksi takdirde, kısa vadeli güven arayışlarıyla merkeziyetçiliğin güç kazanması; uzun vadede demokratik kazanımların zayıflamasına ve yerel yönetimlerin asli işlevlerini yitirmesine yol açabilir.

YORUMLAR (4)
4 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.