25 yılda, zenginleştik mi fakirleştik mi?
Geçen yıl açıklanan resmi rakamlara göre, milli gelirimiz kişi başına 18.200 Dolara çıktı.
2002–2003 yıllarında yaklaşık 4.000 Dolar civarında olan milli gelirimizin 2025’te bu rakama yükselmesi, yaklaşık 4.5 kat zenginleştiğimiz; yani ülkemizin refahında son 23 yılda ciddi bir sıçrama yaşandığı anlamına geliyor.
Resmi rakamlardaki kadar olmasa da bu süre zarfında zenginleştiğimiz muhakkak.
Ama yaşadığımız hayata baktığımızda, ortada büyük bir çelişki var
Eğer gerçekte zenginleştiysek, bunu niye hissedemiyoruz?
Hemen her alanda, neden bu kadar pahalılık var?
Eğer zenginleştiysek, et neden Avrupa’daki ortalama fiyatının iki katına satılıyor? Pazarda, meyve sebze fiyatları neden ateş pahası? Neden restoran fiyatları, bir çok Avrupa ülkesindekinden daha pahalı hale geldi?
Geçenlerde birisi, sosyal medyada bir tek baklava diliminin 80 TL’ye geldiğini, buna akıl erdiremediğini söylüyordu.
Pazarda bir ayva 40 TL’ye, 4 adet salatalık 100 TL’ye satılıyor.
Bugün bırakın dar gelirliyi; et, süt ve yumurta gibi temel gıda maddelerinin fiyatları, orta hallilere bile pahalı geliyor.
Kişi başına milli gelirin bugünkünün 4’de 1’i olduğu 2000’li yılların başında, dar gelirlilerin temel gıda maddelerine, meyve ve sebzeye erişimi bu kadar zor değildi.
Fiyatlar genel seviyesinin, yani enflasyonun, söz konusu dönemde ücretlerden ve gelirlerden çok daha yüksek artış kaydettiğini görebiliyoruz. Ama orta gelirli insanlar bile geçim darlığı yaşarken ve paralarının satınalma gücü ihtiyaçlarını karşılamaya yetmezken; nasıl oluyor da milli gelirimiz 3-4 kat artışla kişi başı 18 bin Dolara çıkmış oluyor?
Yaşanan hızlı büyüme, sadece bize özgü değil. Aynı dönemde, Türkiye’nin de içinde bulunduğu “gelişmekte olan ülkeler” kategorisinde yer alan hemen tüm ülkeler; kendilerine yönelen bol ve ucuz Batı kaynaklı finans imkanlarının sağladığı ivme ile benzer oranlarda ekonomik büyüme kaydetmiş ve kişi başına düşen milli gelirlerini artırmışlardır.
Bu noktada, kişi başına milli gelirin, toplumun tamamının refah düzeyini bire bir yansıtan bir gösterge olmadığını dikkate almak gerekir. Bu rakam, ülkede üretilen toplam gelirin nüfusa bölünmesiyle elde edilen bir ortalamadır ve gelirin toplum içinde nasıl paylaşıldığına dair doğrudan bir bilgi vermez.
Ekonomist Mahfi Eğilmez’in de vurguladığı üzere, döviz kurunun uzun süre piyasa düzeyinin altında kalacak şekilde baskılanması ve kullanılan istatistiki hesaplama yöntemi; milli gelirin dolar cinsinden olduğundan daha yüksek görünmesine yol açmıştır. Özellikle son 5 yıl, kurun yapay biçimde düşük tutulduğu bir ortamda, Türk lirası cinsinden gelir değişmese bile, dolar cinsinden milli gelir rakamı şişmiştir.
Eğilmez’e göre, baskı altındaki Dolar kuru olması gereken 55 TL rakamı üzerinden hesaplandığında, bugün 18.000 Dolar olarak açıklanan kişi başı milli gelir, gerçekte 13.000 dolar seviyelerinde çıkacaktır. Ancak, bu düzeltilmiş rakam dahi 2000’li yılların başındaki milli gelir rakamına göre, üç kattan fazla bir artışa işaret ediyor.
Peki, belirtilen üç katlık artışa rağmen bu zenginleşmeyi neden hissetmiyoruz?
Burun birinci nedenini, “gelir dağılımında adaletsizlik” olgusunda aramak gerekir.
Kişi başına milli gelirin, 87 milyonluk ülke nüfusu için ortalama bir değer olduğunu biliyoruz. Eğer gelir dağılımı adaletsizliğini ifade eden “GİNİ katsayısı” yüksek ise, ortalama milli gelir rakamı, gelir dağılımındaki bozulmayı gizler. Son 23 yılda Türkiye’de toplam gelir artmış, ancak bu artış toplumun tüm kesimlerine eşit biçimde dağılmamıştır. Üst gelir grupları ve sermaye sahipleri, büyümeden orantısız biçimde daha fazla pay alırken, giderek buharlaşan orta gelir grubu ile tabandaki büyük çoğunluğu oluşturan alt gelir gruplarının reel gelirleri aynı hızda artmamış, hatta görece giderek gerilemiştir.
Ortalama milli gelir yükselirken, orta ve düşük gelir grubundakilerin hissettiği refahın artmaması, aksine gündelik hayatın onlar için giderek daha zor hale gelmesi; istatistiki ortalamanın dengeli bir dağılımı yansıtmamasının, yani gelir dağılımı adaletsizliğinin sonucudur.
Toplumun refah algısını belirleyen temel unsur, fiyatlar genel seviyesinden çok, zorunlu harcama kalemlerindeki fiyat artışlarıdır. İnsanların ekonomik şartları, markette ve mutfakta hissetmesini sağlayan özellikle gıda, kira, enerji ve ulaşım gibi temel harcama kalemlerinde son yıllarda yaşanan fiyat artışları, genel enflasyon oranlarının belirgin biçimde üzerinde gerçekleşmiştir.
Bu bağlamda et, süt, sebze, meyve gibi temel gıda ürünü fiyatlarının, geniş halk kesimleri için erişilmesi zor seviyelere çıkmış olmasının; “ülkece zenginleştiğimiz” söyleminin gerçek hayatla bağdaşmamasının temel nedeni olduğu herkesçe bilinmektedir.
Son yıllarda nominal olarak ciddi biçimde artan asgari ücret ve genel ücret düzeyleri, aynı dönemde yaşanan yüksek enflasyon ve özellikle gıda fiyatlarındaki sıçrama karşısında yetersiz kaldı. Rakamsal olarak artan ücretlere rağmen satın alınabilen mal ve hizmet miktarının geçmişe göre belirgin biçimde azalması; milli gelir rakamındaki artış ile gerçek refah artışı arasındaki farkın nedenini, yani ifade edilen zenginleşmeyi neden hissetmediğimizi bize net bir şekilde açıklıyor.
Gıda fiyatlarındaki artışta ayrıca zaman içinde tarım politikalarının zayıflaması, girdi maliyetlerinin dövize daha çok bağımlı hale gelmesi, üretim planlamasının ve üretilen gıdanın pazara ulaşmasında tedarik zincirinin bozulması gibi faktörleri dikkate almak gerekir. Gıda arzını kırılgan hale getiren bu faktörler; en ufak kur veya maliyet artışının pazara sert fiyat artışları olarak yansımasının, dolayısıyla pazarda ve markette hissedilen yoksullaşma algısının ana nedenleridir.
Türkiye’de vergi sisteminin büyük ölçüde KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilere dayanması, geçim maliyetinin özellikle alt ve orta gelir grupları açısından katlanılamaz derecede ağırlaşmasına yol açan bir diğer nedendir. Gıda, enerji ve ulaşım gibi zorunlu tüketim kalemlerinden alınan vergilerin, gelir düzeyine bakılmaksızın herkes için aynı oranda uygulanması; gelir arttıkça değil, harcama yapıldıkça vergi ödenmesine neden olduğu için, düşük gelirli kesimlerin bütçesi üzerinde orantısız bir yük oluşturmaktadır. Bunun yol açtığı sonuç, toplumun geniş kesimlerinin milli gelir artarken bu artıştan aldıkları payın azalması, dolayısıyla satınalma güçlerinin aşınarak pahalılığın onlar için kronik ve yapısal hale gelmesidir.
Devlet, vergilerle topladığı bütçe kaynağının büyük bölümünü, istihdam ettiği 5.5 milyon memura maaş olarak; 20 milyona yaklaşan bir nüfus kesimine de karşılıksız sosyal yardım ve transfer harcamaları olarak dağıtmaktadır. Bu harcamalar, ekonomik anlamda esaslı bir değer üretimi ve verimlilik artışı getirmediğinden, ekonomide yalnızca talep oluşturmakta; özellikle gıda, konut ve enerji gibi alanlarda fiyat artışlarını hızlandırarak enflasyonist bir döngüye yol açmaktadır. Bu bağlamda sosyal yardımlar, geçici bir rahatlama sağlarken, pahalılığı kalıcılaştıran bir mekanizmanın parçası hâline gelmektedir. Kamudaki maaşların ortalama ücretler seviyesinin üzerinde seyretmesi ise, özel sektör işgücü maliyetlerini yukarıya doğru itmekte ve böylelikle enflasyonist baskıları artırmaktadır.
Sosyal transferler ve kamu harcamalarının, büyük ölçüde KDV, ÖTV gibi dolaylı vergi esaslı bütçe gelirlerinden karşılanmasının en belirgin sonucu, orta sınıfın giderek erimesidir. Orta gelir grupları hem tüketim üzerinden alınan vergilerin ana yüklenicisi olmakta, hem de sosyal transferlerden yararlanmamaktadırlar. Buna karşılık fiyat artışlarından doğrudan etkilenmeleri dolayısıyla doğrudan reel gelir kaybı yaşamaktadırlar.
Pahalılık izafi bir kavramdır.
Tüm bu değerlendirmeler çerçevesinde baktığımızda; çarşıda, pazarda fiyat etiketlerinin üzerindeki yüksek nominal değerler, tek başına pahalılığı anlatmıyor. Gelirimizin satınalma gücü düştüğünde; yüksek rakamlı bir banknotla, örneğin 200 Tl ile ancak 1 kilo salatalık alabileceğimizi gördüğümüzde yoksullaştığımızın farkına varabiliyoruz
Özetle, Türkiye ekonomisinin son 23 yılda kaydettiği büyümeye bağlı kişi başına düşen milli gelirdeki artış; fiyat istikrarı, adil gelir dağılımı ve temel ihtiyaçlara erişim üzerinden dengeli bir biçimde gerçekleşmediği için, geniş halk kesimlerinin refahına yansımamıştır.
Gerçek çözüm, büyümeyi üretkenlik, adil gelir paylaşımı ve fiyat istikrarı eksenine oturtmaktır. Aksi takdirde istatistiki sonuçlar yükselişe işaret ederken toplumun hayat standardı gerilemeye devam edecektir.
