İbret alınınca tarih tekerrür etmezmiş
Dünya İkinci Körfez Savaşı’nı canlı yayında seyretmişti. O savaştan hatıra, dünyanın batan ekranlarında görünen petrolle kirletilmiş bir deniz sahilinde yağa bulanmış bir karabataktı. Sonradan bu görüntünün Körfez Savaşı’yla ilgisi olmadığı ortaya çıktı. Görüntüler Körfez Savaşı’ndan yıllarca önce Fransa sahillerinde çekilmişti.
Bugün de canlı yayında savaş seyrediyoruz. Füzeler bir Tahran’ı bir Tel Aviv’i vuruyor. Ekranlarda yalancı bir karabatak yerine doğruyu da yalanı da aynı maharetle söyleyebilen bir ABD Başkanı var.
Savaş çok yakınımızda. Birçok yönden bizi ilgilendiriyor.
Dünyanın en büyük hegemon gücü ABD ile Filistin’de yüzyılın en büyük soykırımını yapan İsrail bütün güçleriyle İran’a saldırıyor.
İran bu iki mütecavize karşı bir varlık yokluk savaşı veriyor.
ABD ve İsrail bölgedeki Arap rejimlerinin savunma sistemlerini, üslerini, karasularını, hava sahasını kullanıyor. İran ülkesine atılan füzelerin, ülkesini bombalayan savaş uçaklarının menşeine saldırıyor.
İsrail ve ABD’nin sınai tesislerine, rafinerilerine yaptığı saldırılara mukabele ediyor.
‘Postu pahalıya satmak’ diye bir tabir var. Ucuza gitmemek için savaşın ABD ve İsrail’e maliyetini yükseltiyor.
ABD ve İsrail İran’da muvaffak olurlarsa sıra bize mi gelecek?
Tartışılabilir. Tartışılıyor zaten.
Şu daha yakın bir ihtimal: ABD ve İsrail İran’da muvaffak olduklarında yani rejimi değiştirmeyi başardıklarında belki de sıranın bize gelmesine gerek kalmaz. ABD’nin üzerimizdeki nüfuzu bir savaşa gerek olmaksızın daha kapsamlı hale gelebilir ve biz de bölgemizdeki yeni duruma bir savaşa gerek olmaksızın intibak edebiliriz.
Şu anda ABD’nin nüfuzuna açık mıyız?
‘Kapalıyız’ diyen var mı? Ben diyemiyorum.
Açık mıyız?
Her zaman ve her konuda değil.
Orta yolu bulalım, şu sıralar ABD Başkanı Trump’ın alakasına açığız. Hatta bu alakadan hoşlanıyoruz.
Bu alaka bizi, ABD’nin bütün gücünü kullanmasına rağmen İran’a diz çöktürememesi durumunda savaşın içine itebilir mi?
Böyle bir riskin hiç olmadığı söylenemez.
Şimdiye kadar sınırlarımızın içine ya da yakınlarına dört kez İran menşeli ‘mühimmat’ düştü.
Mühimmatların Türkiye’ye düşmesi İran’ın bize saldırdığı anlamına mı geliyor?
Tam olarak değil. Bunların ‘sahte bayrak operasyonları’nın bir parçası olduğunu söyleyenler var.
ABD ve İsrail Türkiye’yi savaşa itmek için böyle sahtekarlıklar yapmış olabilirler mi?
Trump da Netanyahu da dürüstlükleriyle meşhur değiller. İhtiyaç duyarlarsa yaparlar.
İran gerçekten Türkiye’ye, Türkiye’yi vurmak için füze atmış olabilir mi?
‘Yapmadılar’ diyebileceğim bir bilgiye sahip değilim.
Ama İranlıların, Türkiye’ye saldırmanın İran’a faydası olmayacağını değerlendirebilecek durumda olduklarından eminim.
En fazla ‘yapmamışlardır’ diyebilirim.
Türk ve İranlı yetkililer bu ‘mühimmat’lardan bir kriz üretmediler.
İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve ‘Kardeş Türk Milleti’ne hitaben paylaştığı mesaj dostaneydi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Türkiye’yi bu yangının dışında tutma’ kararlılığını vurgulaması da önemliydi.
Erdoğan daha önce de söylemişti: “Bizim Sünnilik, Şiilik gibi bir dinimiz yok, bizim tek dinimiz var o da İslam.”
Bu da sağlıklı bir duruş.
Buna rağmen ABD ve İsrail bizi savaşın içine itmeye uğraşırlar mı?
Uğraşırlarsa başarma ihtimalleri var mı?
Bugünlerde Türkiye’yi ‘itmeye’ uğraşmıyorlar. Ama bu bir gün uğraşmayacakları anlamına gelmiyor.
İran’la ‘hasım’ olmamız için tarlamız epeyce sürülmüş durumda. İran halkını cehenneme göndermeye hevesli itikat spekülatörlerimiz hiç eksik değil. Bu tarlayı bir gün değerlendirmek isterler.
Fırsat vermemek lazım. Biz sınırdaşız, uzaktan füze atmaya benzemez, kim kazanırsa kazansın ikimiz de kaybederiz.
İran İslam Devrimi Batı’yı çok rahatsız etmişti. Irak diktatörü Saddam Hüseyin de Batı’dan teşvik göreceğinden emin, İran’la eski defterleri açtı ve ‘Saddam’ın Kadisiye’sini başlattı.
Irak ve İran 8 yıl savaştılar. İki taraftan bir milyon civarında Müslüman öldü. Kimse kazanmadı. Hikâyenin sonunu biliyorsunuz.
İbret alınınca tarih tekerrür etmezmiş.
