Bizi kim hatırlar?

Henüz tamamlanmamış bir hayatı sürekli yayınlıyoruz. Belki de bu yüzden bazı anları gerçekten yaşayamaz olduk.

Fotoğrafını çektiğimiz manzarayı seyretmiyoruz.

Paylaştığımız sofrada oturan insanı dinlemiyoruz.

Hatırlamak yerine depoluyoruz.

Oysa hafıza, depolamak değildir.

Hafıza seçer.

Eksiltir.

Dönüştürür.

Bir gün bütün dijital izlerinizin silindiğini düşünün.

Telefonunuzdaki fotoğraflar yok.

Sosyal medya hesaplarınız kapanmış.

Yazışmalarınız silinmiş.

Arama geçmişiniz, beğenileriniz, konum bilgileriniz... Hepsi geri getirilemeyecek şekilde ortadan kalkmış. Distopya gibi geliyor kulağa değil mi?

Peki, öyle olsaydı geriye sizden ne kalırdı?

Modern insan bu soruya eskisinden daha zor cevap veriyor. Çünkü uzun zamandır kendimizi yaşadıklarımızla değil, kaydettiklerimizle karıştırıyoruz. Hafızayla arşivi, hayatla temsilini birbirine benzetiyoruz.

Oysa insan hiçbir zaman topladığı bilgiler kadar olmadı. Anlattığı ve hakkında anlatılan hikâyeler kadar oldu.

Bugün bir insanı tanımak hiç olmadığı kadar kolay görünüyor. Adını yazıyoruz; nerede çalıştığını, hangi üniversiteden mezun olduğunu, hangi ülkelere gittiğini, ne yediğini, ne dinlediğini, neyi beğendiğini öğreniyoruz. Dijital dünya bizi görünür kıldı. Ama görünür olmak, tanınmakla aynı şey değil.

Belki de çağımızın en büyük yanılsaması tam burada başlıyor.

İnsan hakkında çok fazla şey biliyoruz fakat onu çok az tanıyoruz. Çünkü bilgi, insanı açıklamıyor, sadece görüntüden anlaşıldığı kadar tarif ediyor.

Bir banka harcama alışkanlıklarınızı bilir. Bir algoritma hangi videoyu yarıda kapattığınızı hesaplayabilir. Bir yapay zekâ hangi kitabı satın alma ihtimalinizin yüksek olduğunu tahmin edebilir. Bütün bunlar doğrudur. Fakat hiçbir algoritma, çocukluğunuzdan kalan bir şarkıyı duyunca neden içinizin sızladığını, yıllar önce söylenmiş tek bir cümlenin neden hâlâ zihninizde yaşamaya devam ettiğini bilemez.

İnsan, davranışlarının toplamı değildir, en çok hatırladıkları ve unutamadıklarıdır.

Walter Benjamin, neredeyse yüz yıl önce modern insanın büyük bir kayıp yaşadığını söylemişti. Ona göre insanlar artık deneyimlerini hikâye olarak aktarmıyor, enformasyona dönüştürüyordu. Haber çoğalıyor, hikâye azalıyor; bilgi artıyor, tecrübe yoksullaşıyordu.

Düşünün ki Benjamin bunu radyonun ve gazetelerin yükseldiği yıllarda yazmıştı, bugün yaşasaydı muhtemelen aynı kaygıyı çok daha yüksek bir sesle ekranlar için dile getirirdi.

Çünkü artık yalnızca haberler değil, hayatlarımız da enformasyona dönüştü.

Nerede olduğumuz...

Ne tükettiğimiz...

Ne düşündüğümüz...

Her şey ölçülebiliyor.

Her şey sınıflandırılabiliyor.

Her şey saklanabiliyor.

Ama bütün bunların arasında insanın en eski ihtiyacı sessizce kayboluyor:

Anlaşılmak.

Belki de bu yüzden büyük romanlar eskimiyor.

James Joyce'un Leopold Bloom'u kahraman değildir. Dünyayı değiştirmez. Savaş kazanmaz. Tarihe yön vermez. Sadece yürür. Düşünür. Hatırlar. Bir gün yaşar.

Fakat o bir günün içinde, binlerce hayatın ortak yalnızlığı vardır.

Virginia Woolf tek bir günün içine yılların pişmanlığını yerleştirir. Thomas Mann bazen değişimin koşmakta değil, beklemekte gerçekleştiğini anlatır. Büyük edebiyatın yaptığı tam da budur: Olayları büyütmez; insanı derinleştirir.

Çünkü insanı değiştiren şey çoğu zaman başına gelenler değil, başına gelenlerin içinde kurduğu anlamdır. Biz ise giderek anlamdan çok görüntü üretmeye başladık. Bir zamanlar insanlar yaşadıklarını anlatırdı, şimdi yaşanırken paylaşmayı tercih ediyoruz.

Henüz tamamlanmamış bir hayatı sürekli yayınlıyoruz. Belki de bu yüzden bazı anları gerçekten yaşayamaz olduk.

Fotoğrafını çektiğimiz manzarayı seyretmiyoruz.

Paylaştığımız sofrada oturan insanı dinlemiyoruz.

Hatırlamak yerine depoluyoruz.

Oysa hafıza, depolamak değildir.

Hafıza seçer.

Eksiltir.

Dönüştürür.

Bazen unutur, unutmalıdır. İnsanı insan yapan da biraz budur. Çünkü unutmak, hafızanın kusuru değil; hikâyenin şartıdır. Her şeyi hatırlayan biri hiçbir şeyi anlamlandıramaz.

Hayat, ancak bazı şeyler geride kaldığında bir bütün hâline gelir.

Bugün ise kendimizi anlatırken hayatımızı özetliyoruz.

Bir biyografi satırı.

Birkaç başarı cümlesi.

İlgi alanları.

Meslek.

Şehir.

Okul.

Oysa insan bunların hiçbiri değildir. Bunlar yalnızca okuyun diye kırk takla attığımız kitabın kapağıdır, içi yoktur.

René Magritte'in meşhur tablosundaki piposu geliyor aklıma hemen.

Altında ise şu cümle yazılıdır:

"Bu bir pipo değildir."

İlk bakışta bu büyük bir paradoks gibi görünür. Oysa ressam çok basit bir gerçeği hatırlatıyordur.Tuvalde gördüğümüz şey pipo değil, onun resmidir.

Bugün bizim de sık sık unuttuğumuz budur. Profilimiz, biz değiliz.

Fotoğrafımız, hayatımız değil.

Biyografimiz, ömrümüz değil.

Temsille hakikati birbirine karıştırıyoruz.

Belki de çağımızın en büyük yalnızlığı buradan doğuyor.

Herkes görünür.

İnsanlar yıllar sonra bizi hangi üniversiteyi bitirdiğimiz için hatırlamayacak.

Kaç takipçimiz olduğu için de...

Hangi marka telefonu kullandığımız için hiç...

Bir dostun zor gününde söylediğimiz tek bir cümle... Bir öğrencinin hayatını değiştiren küçük bir teşvik... Bir çocuğun hafızasında yer eden kısa bir öğüt...

Bizi geleceğe taşıyacak olan bunlardır.

Hayatın gerçek arşivi bulut sistemlerinde tutulmuyor.

İnsan hafızasında tutuluyor. Ve insan hafızası bilgiyi değil, anlamı ve hissi saklıyor.

Bir gün bütün hesaplarımız kapanacak.

Sunucular değişecek.

Dosyalar silinecek.

Bizi tanıyan algoritmalar susacak.

Ama bir çocuk, yıllar sonra kendi çocuğuna şöyle diyecek: "Dedem bana bir gün şöyle söylemişti..."

İnsan tam da o cümlede yaşamaya devam edecek.

Çünkü ömür, geride bıraktığımız verilerle değil; başkalarının hayatına bıraktığımız izlerle uzar. Belki de insanı ölümsüzleştiren şey hafızası değil, başkasının hafızasında yaşamaya devam eden hikâyesidir.

YORUMLAR (2)
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.