Venezuela, kuralsız bir uluslararası düzenin habercisi mi?

WASHINGTON DC – Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela’ya müdahalesinden kaynaklanan en önemli soru, bunun uluslararası hukuk ve normları ihlal edip etmediği değil; liberal uluslararası düzenin geleceğine dair bize ne söylediğidir. Bazı yorumcuların söylediğinin aksine, bu düzen çökmüyor, çünkü temel direkleri hala yerinde ve alternatifleri hala zayıf. Ancak bu düzeni ayakta tutmak artık ABD’nin daha sık başvurduğu takdiri eylemlerle mümkün olacak; gelecekte müdahalelerin hangi eşikleri aşınca devreye gireceği ise giderek daha belirsiz hâle gelecektir.

Devletin eylemlerine ilişkin algılanan sınırlar ortadan kalktığında, gücün anlamı da değişir. Artık mesele, neyin resmen izin verilen olduğu değil; yapılan eylemlerin sistem içindeki diğer aktörler tarafından nasıl yorumlanacağıdır. Venezuela, ABD'nin tek taraflı yaptırım uygulama ayrıcalığı ile ABD liderliğinin nihai olarak dayandığı işbirliği beklentileri arasında artan gerilimi ortaya koymaktadır. Küresel liderlik, sadece bir devletin eylem yeteneği değildir; bir eylemin gelecekteki ihtiyat ve kısıtlama beklentilerini güçlendirip güçlendirmediği de aynı derecede önemlidir.

On yıllardır ABD'nin gücü, yoğun ittifak taahhütleriyle pekiştirilen askeri ve ekonomik üstünlüğe dayanmaktadır. Bu yapı, müttefikler memnun olmasa bile ABD öncülüğündeki kurumsal düzenlemelerden kopmayı maliyetli kılıyordu. Dolayısıyla Amerikan otoritesi, yalnızca rızaya değil, güvenlik garantileri, ittifak bağları ve kritik ekonomik ve stratejik ilişkiler üzerindeki kontrolün yarattığı bir bağımlılık yapısına dayanmaktadır.

Ancak kurumlar avantajı kalıcılaştırabilse bile, takdiri gücün kullanımının yarattığı itibar ve strateji maliyetlerini telafi edemez. Zayıf veya izole bir devlete yönelik tek bir müdahale, daha geniş uluslararası düzenin yapısını nadiren değiştirir, ancak diğerleri buna yanıt olarak beklentilerini revize ettikçe, bu tür eylemlerin etkileri birikir.

Venezuela, Irak, Kosova, Libya ve Suriye gibi önceki ABD müdahalelerine kıyasla farklı bir durumdur. Bu vakalar tartışmalı ve oldukça çekişmeli olabilir, ancak her biri ABD için (uydurma da olsa) açık bir tırmanma noktası veya "kırmızı çizgi" içeriyordu – bu bir silah programı, kitlesel şiddet veya devam eden bir savaş olabilirdi. Buna karşılık, Trump yönetimi Venezuela'ya müdahalesini göç, yaptırımlardan kaçınma, suç şebekeleri ve Çin'in etkisi gibi bir dizi endişeye dayandırdı. Hangi noktada itidalin yerini zorlamaya ve tırmanmaya bırakacağı hiçbir zaman netleşmedi.

Elbette petrol erişimi, bölgesel nüfuz ve sosyalizme karşı duruş gibi maddi ve ideolojik çıkarlar ABD’nin Venezuela politikasını her zaman şekillendirmiştir. Bu durumda yeni olan, bu çıkarların varlığı değil; zorlayıcı eylemi meşrulaştıracak açık bir eşik ya da acil durum tanımının bulunmamasıdır.


Dahası, bu belirsizlik başka yerlerdeki benzer hareketlerle daha da güçlendi. ABD Başkanı Donald Trump’ın Kanada (bir NATO üyesi) ve Danimarka’ya bağlı Grönland (o da NATO üyesi bir ülkenin toprağı) gibi yakın müttefiklere yönelik açık tehditleri, müttefik egemenliğinin ABD baskısının dışında olduğu varsayımını zayıflattı.

Trump yönetimi, görevdeki bir yabancı lider olan Maduro'yu yakalayıp yargılayarak, savaş dışında kalan yöntemlerle ABD'nin yargı yetkisini genişletmektedir. Venezuela’daki muhalefeti devre dışı bırakarak, siyasi değişimi desteklemekle onu dayatmak arasındaki ayrımı ortadan kaldırdı. Kongreyi marjinalleştirerek ise, eskiden kırmızı çizgilerin önceden belirlenmesini sağlayan önemli bir denetim mekanizmasını saf dışı bıraktı.

Bu adımların toplam etkisi, görünür eşiklerin yerini takdiri yargıya bırakmasıdır. Trump'tan önce, diğer ülkeler ihlalleri izleyip ABD’nin nasıl tepki vereceğini öngörebilirdi; bugün ise tahmin yürütmek zorundalar. Venezuela’nın yarattığı emsal tam da budur.

ABD, uzun süredir sadece kuralları uygulayan bir ülke olarak değil, orantısız bir şekilde şekillendirdiği uluslararası sistemde güvenlik ve erişimin merkezi sağlayıcısı olarak görülmekten fayda sağlamıştır. Bu nedenle, kurallardan zaman zaman sapmalar, tek seferlik istisnalar olarak kabul ediliyordu. Ancak bu varsayım artık zorlanıyor.

Bu müdahale kadar çarpıcı olan bir diğer unsur da, ABD kamuoyunun yarımküre genelinde bu takdiri güç kullanımına gösterdiği siyasi hoşgörüdür. Yakın ortakları ilgilendiren toprak talepleri hakkında, pratikte ne kadar imkansız olursa olsun, eskiden karşılıklı kısıtlamaya dayalı bir düzende siyasi olarak düşünülemezdi. Artık öyle değil. Beyaz Saray’ın bu adımı istisnai bir güç kullanımı olarak değil; uyuşturucu, rakipler ve güvenlik sorunlarına mücadelede rutin bir yönetim faaliyeti gibi sunması, Trump dönemine özgü “önce takdir yetkisi” yaklaşımının ne kadar normalleştiğini gösteriyor.

Bu önemlidir. Düzen yalnızca sonuçlara değil, beklentilere de dayanır. Daha fazla devlet, benzer ABD yargılarının – seyrek de olsa – kendilerine ya da başkalarına uygulanabileceğini öngörmeye başlarsa, sisteme katılımın maliyet-fayda hesabı değişir. Büyük ihtimalle Venezuela müdahalesine verilen yanıt kitlesel kopuşlar ya da yüzleşmeler olmayacak; bunun yerine riskten kaçınma, hukuki yalıtım, kurumsal çeşitlendirme ve ABD’ye bağımlılığı sessizce azaltma çabaları görülecektir. Koordinasyon gerekmemekle birlikte süreç başladıktan sonra (ki zaten başlamıştır), bireysel hamleler birbirini güçlendirecektir.

Bu, mevcut düzenin çöküşün eşiğinde olduğu anlamına gelmez. Sistemik değişim, inandırıcı alternatifler gerektirir ve bunlar hâlâ sınırlıdır. Rakip güçler ABD girişimlerini zorlayabilir; ancak küresel işbirliğinin dayandığı kurumsal temellerin yerini almış değillerdir.

Daha zor olan soru, ABD'nin yaptırımları ile küresel kamu mallarının sağlanması arasındaki dengenin sürdürülebilir olup olmadığıdır. Zorlayıcı araçlar, işbirliğine dayalı araçlardan daha sık kullanıldığında veya yaptırımlar paylaşılan faydalarından daha hızlı yayıldığında liderlik daha maliyetli hale gelir. Bu noktada, uyum gönüllü olmaktan çıkıp işlemsel hale gelir ve otorite hakimiyete benzemeye başlar.

Venezuela, eski bir soruyu çözmek yerine daha da keskinleştiriyor. Asıl tehlike, devletlerin açıkça kopması değil; “kontrolden çıkmış” bir ABD’ye sessizce uyum sağlamasıdır. Böyle bir düzende sistem ayakta kalabilir; ancak baskın güç için daha yüksek maliyetler ve giderek azalan getirilerle.

*Carla Norrlöf, Toronto Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi Profesörü’dür.

© Project Syndicate 1995–2026

YORUMLAR (7)
7 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.