Sanatın sürdürülebilirliği ve sanatçının bağımsızlığı, günümüzde yalnızca finansal sponsorluklarla değil, iş dünyasının sahip olduğu teknolojik altyapıyı ve devasa üretim ekosistemini doğrudan sanatçının hizmetine sunmasıyla yeni bir evreye taşınıyor. Son yıllarda Türkiye’de ivme kazanan bu sanayi-sanat dayanışması, yaratıcı beyinleri finansal kaygılardan arındırarak doğrudan ‘esere’ ve deneysel formlara odaklanmalarını sağlıyor. Sanatçı bu dev ekosistemde bağımsızlaştıkça ve üretim ölçeği büyüdükçe; ülkemizdeki sanat etkinlikleri, müzeler ve fuarlar da güçlenerek uluslararası alanda söz sahibi olma potansiyelimizi artırıyor. Bu vizyoner dönüşümün en güçlü ve somut örneklerinden biri, ASAŞSANAT tarafından 20 Ekim’de düzenlenen basın ön gösterimiyle İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde (İRHM) kapılarını açan ‘13. Element’ sergisi oldu. Sanayinin gücünü sanatın felsefi dünyasıyla harmanlayan serginin arka planını, vizyonunu ve sanatçılarda yarattığı heyecanı yerinde dinledik.
Sergi turundan önce proje hakkında bilgi veren ASAŞ Yönetim Kurulu Başkanı Safa Bayar Yavuz, sözlerine 35 yıllık sanayi devinin sanat platformu olan ASAŞSANAT’ın kuruluş hikayesini anlatarak başladı. Ancak Yavuz’un konuşmasının en dokunaklı anı, geçtiğimiz pazar günü ebediyete uğurladığımız, ASAŞSANAT’ın kuruluşunda fikriyle, vizyonuyla ve büyük cesaretiyle yer alan usta sanatçı Süleyman Saim Tekcan’ı anmasıydı. Sanatçıların şefkat, bilgelik ve nezaketle kendilerini inşa ettiklerini vurgulayan Yavuz, Kafka’nın “Olmuyorsa olmasın, oluyormuş gibi olmasın yeter” sözüne atıfta bulunarak Tekcan’ı şu sözlerle andı: “Süleyman Saim Tekcan hoca da mış gibi yapmayan, bu vizyonu yaşatan biriydi. Toplumumuz için çok büyük bir sanatçıyı kaybettik.”
FİNANSA DEĞİL, ESERE ODAKLANAN YENİ BİR cOSİSTEM
Yavuz’un aktardığına göre ASAŞSANAT, sadece dışarıdan mali destek sağlayan klasik bir sponsorluk modeli değil. Sahip oldukları bilgi ve teknolojiyi sanatçının imkanına sunmak, bu devasa sanayi ekosistemini sanatla buluşturmak için yola çıkmışlar. Özellikle yeni mezun sanat öğrencilerine imkan sağlamak ve onları finansa değil esere odaklanacakları bir ortamla buluşturmak en büyük misyonları. Bugüne dek Marmara, Işık, Mimar Sinan, Eskişehir Anadolu ve Sakarya gibi birçok üniversiteyle iş birlikleri yapılmış. Alüminyumun geri dönüştürülebilir, döngüsel ekonomiye uygun yapısıyla çağdaş sanat için çok kıymetli bir ürün olduğunun altını çizen Yavuz; geçen 11 yılda 90 yerli ve yabancı sanatçıyla 514 eserin üretildiğini belirtti. Amerikan Başkonsolosluğu ve Almanya’daki birçok sanatçı ile yapılan ortak projelerin ardından, yakında Fransız Kültür Ataşeliği ile Türk ve Fransız sanatçıların İstanbul ile Paris’te eserlerini sergileyeceği yeni bir uluslararası projenin de müjdesini verdi. Alüminyum Heykel Yarışması ve Contemporary Istanbul gibi etkinliklerde yer alarak sanatı desteklediklerini belirten Yavuz, sanayicinin malzemeye bakış açısını sanatın nasıl değiştirdiğini şu çarpıcı cümleyle özetledi: “Alüminyum bizim için önemli bir madde. Yaptığımız işi nasıl daha değerli hale getirebiliriz diye düşündük; sanat işte buna kaynak oluyor. Sanatçılar bu maddeyi alıp teknik çalışmalardan kurtarıyor, felsefi bir boyut ve ruh katıyor.” Yavuz ayrıca, Gebze’deki fabrikada kurdukları sanat galerisinin yakın zamanda halkın ziyaretine açılacağını da sözlerine ekledi.
VİNÇLERLE TAŞINAN ESERLER VE TEKNOLOJİK DENEYİM
Serginin küratörü Emre Zeytinoğlu ise hazırlık sürecinin kendisi için sıra dışı bir tecrübe olduğunu ifade etti. İki gün boyunca devasa heykellerin Tophane’den, deniz yoluyla ve vinçlerle müzeye taşındığını aktaran Zeytinoğlu; “Teknoloji ortamında sanat çalıştık. ASAŞ’ın vinç operatörlerinin, eserleri mekanlara yerleştiren ekibin o etkileyici çalışmasına bizzat tanık oldum” dedi. Geçmişte Eczacıbaşı Vitra ve Paşabahçe Cam’ın sanatçılarla kurduğu üretim köprülerini hatırlatan Zeytinoğlu, çok tanınmış sanatçıların neden böyle bir sanayi macerasına atıldığına dair kuramsal bir pencere açtı: “Teknoloji ve sanat ilişkisi her zaman vardı. 20’nci yüzyılda fotoğraf ve sinema makinesinin hayatımıza girmesiyle estetiği etkileyen tartışmalar çıkmıştı. Şimdi teknolojide bambaşka bir seviyedeyiz. Dolayısıyla sanatçıya da burada iş düşüyor; yaratıcıların yapacağı işler yeni bir form kazanacak. Bu sergide sanatçı, ‘Benim zaten bir karakterim, form anlayışım ve felsefem var ama sanayi ile yeni bir deney yaptım’ diyor. Bu yüzden bu bence bir sanat değil, bir deneyim sergisi.” Serginin adının ünlü kimyager Mendeleyev’in periyodik tablosunda alüminyumun 13. sırada yer almasından geldiğini belirten Zeytinoğlu, “Bu macera sürer mi sürmez mi, ona sanatçılar karar verecek. Önemli olan bu maceranın ortaya çıkması” ifadelerini kullandı.
29 SANATÇIDAN 29 FARKLI YAKLAŞIM ÜCRETSİZ GÖRÜLEBİLİR
Proje yürütücülüğünü Brieflyart’ın üstlendiği ‘13. Element’ sergisi, 10 Kasım 2026 tarihine kadar İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde sanatseverler tarafından ücretsiz olarak gezilebilecek. Sergide; Mehmet Aksoy, Seçkin Pirim, Ziyaeddin Nuriev, Nilhan Sesalan, Fatma Tülin, Nermin Ülker, Meriç Hızal, Süleyman Saim Tekcan ve Nevzat Sayın’ın da aralarında bulunduğu, alüminyumu kendi estetik diliyle yeniden yorumlayan 29 usta sanatçının eserleri yer alıyor.
‘SANAT MI, DENEYİM Mİ?’ TARTIŞMASI BİR KEZ DAHA MASADA
‘13. Element’ sergisinin basın ön gösterimi, heykellerin ihtişamı kadar sanatın doğasına dair entelektüel bir tartışmaya da sahne oldu. Küratör Emre Zeytinoğlu’nun sanayi-sanat buluşmasını “Bu bir sanat değil, deneyim sergisi” sözleriyle tanımlaması, usta heykeltıraş Prof. Dr. Meriç Hızal’ın kendi tecrübesine dayanan itirazıyla karşılaştı ve sanat dünyasındaki o kadim tartışmanın fitilini yeniden ateşledi.

Alüminyum malzemeyle kurduğu bağı anlatırken bu konuya değinen Hızal, serüveninin öğrencilik yıllarında bronz kalıp almaya parası yetmeyince doğan bir zorunlulukla başladığını anlattı. Pahalı olan bronz yerine mecburen daha ucuza mal olan alüminyum döktürdüğünde eserinin nasıl kimlik değiştirdiğini şu çarpıcı örnekle vurguladı: “Eserim ‘Güneşin Doğuşu’ydu, malzemenin kendine has dokusuyla birdenbire ‘Ayın Batışı’ oldu. Malzeme bize başka bir şey söylüyor; bu, malzemeyle insan gözü arasındaki tuhaf bir ilişkidir.” Zamanla malzemenin soğuk ve akışkan yapısıyla bağ kuran ve deniz formları deneyen Hızal, Süleyman Saim Tekcan ve Safa Bayar Yavuz sayesinde fabrika ekosistemiyle tanışmış. Sanayi ortamının kendisini çok heyecanlandırdığını belirterek, “Fabrikanın gürültüsü, malzemenin tesviye edilmesi, onunla boğuşulması... Ben o dünyanın içerisinde kendimi kaybettim. Bu imkân, malzemeye yatkın olan öğrencilerim için de çok bonkör ve yürekten bir kapı açtı” dedi. Sanatçının her türlü yenilikten beslenmesi gerektiğini söyleyen usta isim, sözlerini Zeytinoğlu’nun tezine şu güçlü yanıtı vererek noktaladı: “Sanatçı çok antenli bir varlıktır; güzel olan her şeyden, dağdan, nehirden, binadan etkilenir. Malzemeden, teknolojiden etkilenmez mi? Bu çok antenli varlığın şimdi yeni bir kaynağı daha oldu. Zeytinoğlu ‘deneyim sergisi’ diyor ama bu bence kesinlikle bir sanat sergisi; malzeme asgarisinde buluşan bir sergi. Bu sergi şunun da ispatı, bu malzeme çok farklı lezzetlerde kullanılabilir, sergideki eserler bunu ispat ediyor.”
