Entelektüel bir soyağacı çıkartmak gerekirse Taha Akyol hocası Ali Fuat Başgil’in kurucusu sayılabileceği ‘muhafazakâr liberal’ geleneğe denk düşer. Başgil’in temsil ettiği değerleri köşe yazıları, röportajları, televizyon/YouTube yayınları ve dört yüz sayfalık uzun bir köşe yazısı tadında, rahatlıkla okunan, üzerinde çok çalışılmış kitaplarıyla taşıyan, açıklayan, hatırlatan, yayan bir aydın o. Şahıslara veya kurumlara değil ilkelere bağlı. Taha Akyol denildiğinde itidal kelimesi geliyor aklıma: sakin, olgun ve ılımlı olmak... Ve bir fotoğraf: Üst üste kitaplar yığılmış bir masa. Ardında gözlüklü bir yazar; elinde kalemi.
En son görüştüğümüzde [Mart 2025] Rus Devrimi üzerine çalıştığını söylemişti. Nihayet raflarda! Doğan Kitap’tan çıkan son kitabını ‘Dünyayı Bölen Devrim’i de diğerleri gibi haftasında edinip bir solukta okudum. Yakın Türkiye tarihi üzerine anlamlı bir külliyata imza atan... Anlamlı çünkü, Taha Akyol’un kitapları da [rahmetli Birand’ın belgeselleriyle birlikte] Türkiye’yi anlamak isteyenlere, tarihe ‘devrim/dava’ saplantısı içinden bakmayan, geçmişi bir ‘laboratuvar’ gibi gören açık fikirlilere ilham veriyor. Verecek daima...
Evet, yakın Türkiye tarihi üzerine anlamlı bir külliyata imza atan Taha Akyol, Besim Tibuk’un teşvikiyle, yönünü kuzeye dönmüş bu kez. Eric Hobsbawn’ın ‘aşırılıklar çağı’ dediği 20.yüzyıldaki Rus tecrübesine: Sovyetlerin yükselişi ve çöküşü... Milliyetçi gelenekten gelmesine rağmen, peşin hükümleri bir kenara bırakarak, Rus Devrimi’ni yargılamaya değil anlamaya çalışıyor Taha Akyol. Neden yaşandı? Nasıl yükseldi? Niçin çöktü? Dünyayı nasıl etkiledi? Nasıl böldü?
Derkenar Not: Yalnız dünyayı mı? Bilmem Sovyet tecrübesinin Türk demokrasisine maliyeti üzerine düşünüldü mü hiç? Kadim düşmanımız Rusların Sosyalizme yönelmesiyle, Türkiye’de emek eksenli siyasi/sendikal/kültürel hareketler daima Rus yayılmacılığına hizmet ediyor zannedildi. Devlet ve onun uzantısı paramiliter çeteler tarafından şiddetle bastırıldı. Sonuç: ekonomik/siyasi hakları budanmış, örgütsüz ve itaatkâr bir orta sınıf.
Taha Akyol Rus Devrimi’ni iki şeye bağlıyor: bir, despotik Rus devlet geleneğine... Lenin’in, Stalin’in adını otokratik Çarların hizasına yazıyor: Dördüncü İvan’ın, Büyük Petro’nun, II. Aleksandr’ın... İki, insanın içine coşku ve aşırılık veren geniş Rus ovasına... Ş. S. Aydemir’den alıntılayarak, bozkırın etkisiyle “insanların, cemaatlerin, fikirlerin tarih boyu bir uçtan diğer uca savrulduğunu” iddia ediyor.
Sebebi ne olursa olsun, 1917 Ekim Devrimi tarihin en kapalı, en sert rejimlerinden birisini doğurdu. Din haline gelen seküler bir ideoloji... Kuvvetler ayrılığını reddedip devletle bütünleşen Bolşevik Parti’si... Sanıktan delile giden savcılar... “Kınından çıkmış bir intikam kılıcı” gibi partiye/lidere itaat etmeyen muhaliflerin kafasına inen yargı... 1980’de otomobiliyle Bulgaristan’ı geçen babamın deyimiyle “her ağacın altını bir işçiye çapalatan” planlı/trajikomik bir ekonomi... Taha Akyol’a göre “merkeziyetçi/demir disiplinli” Rus bürokrasisi dürüst yollardan para kazanmaya çalışan işindeki gücündeki basit/sıradan Rus insanını ezdi. Kendi haline bırakılsa asgari maliyetle olabildiğince verimli ve kaliteli işleyecek, inovasyon yapabilecek serbest piyasa ideoloji uğruna yok edildi. Kitaptan öğreniyoruz ki, yılda ‘850 milyar evrak’ üreten kocaman bir makineymiş Sovyet Rusya. Verimsiz, hantal, aksak...
Elbette çökecekti. Ve bir asır bile süremeden çöktü. Bu ‘aşırılıklar çağının/20.yüzyılın’ da sonuydu aslında. 20. yüzyıl dünya savaşıyla başlamıştı. Devletlerin ve ırkların çılgınca kutsallaştırıldığı bir karanlık ara dönem... Sonra ikinci büyük hesaplaşma... Atom bombasının tozu dumanı çekilirken, soğuyarak devam etti savaş. Bir yanda Sovyet Rusya-Doğu Avrupa/kumanda ekonomileri, öte yanda ABD-Batı Avrupa/piyasa ekonomileri... Ve duvarın yıkılışı: demokrasilerin, serbest piyasanın zaferiyle perde kapanıyor, daha hür ve zengin yeni bir çağ başlıyordu.
Asıl, 11 Eylül 2001 sabahı başladı 21. yüzyıl. Doksanlardaki iyimser/liberal hava yavaşça dağıldı. Popülist otokratların kitleleri manipüle ettikleri, devletlerin kutsanmasa bile tekrar güçlendikleri bir karanlık ara döneme doğru yol alıyoruz hızla. İçindeyiz hatta. Einstein haklıysa, insanoğlunun aptallığı da evren kadar sonsuzsa yani, ‘üçüncüsüne’ de pekâlâ girişebilir soyumuz. Şaşırmam!
Taha Akyol Türk okuruna denge, itidal, ılımlılık tavsiye etmenin yanı sıra insan hakları, ifade özgürlüğü, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, açık toplum, demokrasi gibi aşınan değerlerin terk edilmemesi için tarihe dönmesini öneriyor. Dersler çıkartabilmemiz için Rusya’ya bakmamızı... Otorite altında büyümenin er ya da geç toplumdaki bireyci, yaratıcı, hürriyetçi eğilimleri yok edeceğini, ‘ekstansif büyümenin’ sürdürülebilir olmadığını söylüyor. Bu sebeple Çin yıldızının yükselişi, Rusya’nın Doğu Avrupa’ya geri dönmek isteyişi, soykırımcı İsrail’in yayılmacılığı, Avrupa’da artan İslamofobi, Trump’ın otoriter ve merkantilist politikalara heveslenmesi liberalleri şaşırtıp ürkütmemeli. Taha Akyol’un işaret ettiği gibi, tarihin çarkları belki yavaşlatılabilir ama geriye işlemez.
