20’nci yüzyılın en değerli isimlerinden biri olan Oswald Spengler’in ‘Karar Yılları’ ve ‘Sosyalizm ve Prusyacılık’ çıkalı bir ay kadar oldu ama daha kapitalist edebiyat pazarının simsarlar çetesinden birinin kitaplar hakkında yazdığına tanık olmadım. Bunu da geçtim, Spengler’in kitapları, İstiklâl Caddesi’nde Tünel’den Taksim’e kadarki kitapçı denen dükkânların raflarında da bulunmuyor. Allahtan kitapların çevirmeni Murat Kaymaz arkadaşım da bana getirdi.

Alman tarih felsefecisi ve yazar Oswald Spengler (1880- 1936), kültürlerin biyolojik evrimini savunan ‘Batı’nın Çöküşü’ kitabıyla dünya çapında ün kazandı.Nazizmin yükselişine karşı duruşu ve Prusya ahlakına dayalı sosyalizm tanımıyla bugün hâlâ entelektüel dünyanın en aykırı kutuplarından birini temsil ediyor.
Efendim, ilk sıkıntı, kitapların Kutadgu’dan çıkması, tabii ya, Kutadgu kapitalist pazarın muktedirlerinden değil, ikincisiyse Oswald Spengler tercihi, ne gereği var şimdi Spengler’in, onun yerine bininci defa olsa da Lacan, Derrida, Foucault, Althusser veya Zizek basılsın değil mi, yamuk bakışlarmış, devletin ideolojik aygıtlarıymış, söyleme dökülmüş cinsellikmiş, salla gitsin, bir de onların anlamı bilinmeyen uydurulmuş kelimelerle çevirisi sözkonusuysa, değmeyin simsarların yaldızlı kalemlerine. Hepsi anlamadıkları kitapları pazarlamakta yarışırlar, okuyup karıştırdıklarını da sanmıyorum, bizim ‘okur’ tabakası da aylarca o kitapları ellerinde taşıyıp aslan sütüne meze yapar. Ancak, kazanan hep ‘sol görünümlü’ kapitalist yayıncı olur, simsarların önüne sadece eti sıyrılmış kemik atılmıştır, büyük kaybedense okurdur, çünkü Althusser okumanın yaşamına yeni bir anlam katmadığını ancak yıllar sonra fark edecektir.
Benim ilk Spengler okumam ‘78 başındadır, üniversitedeydim, üstâdın ‘Batının Çöküşü’ eseri Dergâh’tan Giovanni Scognamillo ve Nuray Sengelli çevirisiyle çıkmıştı, cebimde Süleymaniye’de Yaylı Osman’ın kahvehânesine getirmiştim. Kafamdaki bazı soru işâretlerinin yanıtlarını bulmamda bana fener tuttuğunu söyleyebilirim. Örneğin, faşizmin anlamında hep Spengler’e yakın düşündüm, ilk büyük savaş sonrası farklı muhâfazakâr devrim projelerinin çatı ismi faşizmdir, siz onların arasına mutlaka Bolşevizmi de alın, aydınlanmanın bir paradoksu olarak faşizmde insan kendi karanlığını keşfetmiştir. Spengler’in faşizm tanımını önemsediğimden önce ‘Karar Yılları’nı okudum. Spengler düşüncelerinin merkezine Prusyacılığı koyuyor, faşizmi de komünizmi de oradan hareketle eleştirmektedir. Prusyacılık orta ve üst sınıfları esâs alan milliyetçi ve muhâfazakâr bir kolektif ahlâktır, Prusyacılıkta Führer değil Sezar beklenir, Naziler ise bu kolektif ahlâka yabancı milliyetçi görünümlü ayaktakımı gürûhudur, Prusyacılar için Naziler de komünistler ve liberaller gibi ötekidir.
Spengler’in ‘Karar Yılları’ kitabı, onun ‘30’da Hamburg’da verdiği ve önemi pek de anlaşılmayan ‘Tehlikedeki Almanya’ başlıklı konferansından doğmuştur, Spengler herkesi Nazilikteki ayaktakımı tehlikesine karşı uyarmak istemişti, kürsüde istediği kadar konuşsun, Alman komünistleri 1918 yılından beri salaklıklarıyla Nazileri iktidara getirecek yoldaki pürüzleri temizlemekle meşguldü. Spengler’in ‘Sosyalizm ve Prusyacılık’ kitabı işte bu yüzden çok önemli. Birlikte okuduğunda, Nazilerin nasıl iktidara geldiği çok daha iyi anlaşılıyor.
Spengler’in Prusyacılığı veya Prusya Sosyalizmi, milliyetçi muhâfazakâr millet fikriyle işçi emeğinin birleşmesine dayanıyor. Marks’ı sosyalist saymaz, ona göre Marks asla yaratıcı biri değildir, fikirleri ekonomik çıkarlara indirgeyerek Alman idealizminin yaratıcı entelektüel gücüne darbe vurmuştur. Marksizmi sıkıcı Manchesterizmin bir türü olarak görür ve alt sınıf kapitalizmi olarak etiketler. Spengler’in söylediklerine katılırsınız veya katılmazsınız, ama Spengler’in buradan başka bir sosyalizm tanımına geçtiğini belirteyim. Bu iki kitap da mutlaka her münevverin kitaplığında olmalı. Murat Kaymaz’ı ve Kutadgu’yu kutluyorum.
