Ölümün kıyısına vurmuş kelimeler...

Ölümün kıyısına vurmuş kelimeler...

Esra Kâhya, ‘Bir İntihar Çok Ölüm’ ile okuru gürültüsüz bir çözülmenin ve derin bir yalnızlığın etrafında dolaştırıyor. İlk cümlesiyle bir eşik açan roman; hayata temas etmek yerine onu mesafeli bir yürüyüşle izleyen ‘Acibe’ karakteri üzerinden, dilin ucuna gelip de söze dönüşemeyenlerin izini sürüyor. Adnan İslamoğulları, yazmak eylemini içe doğru açılan bir yola dönüştüren bu puslu anlatının izlerini sürüyor.

Romanlar vardır, son cümlesiyle birlikte yavaşça susar. Okur kapağı kapatır, metin de kendi içine çekilir. Ama bazı romanlar… Kapak kapanır, ses kalır. Bir süre daha. Belki biraz daha uzun. ‘Bir İntihar Çok Ölüm’ o sesten konuşuyor sanki. Bir hikâye anlatıyormuş gibi durmuyor Esra Kâhya. Daha çok bir hâlin etrafında dolaşıyor. Adı konulmakta gecikilmiş bir yalnızlık, fark edilmesi ertelenmiş bir iç kırılma, dilin ucuna kadar gelip orada bekleyen ama bir türlü söze dönüşmeyen bir şey. Zamanın geride bıraktığı izler gibi, bakılan ama duyurulamayan, hissedilen ama dile sığmayan. İlk cümle bir eşik gibi açılıyor: “Ben dün gece kendi isteğimle öldüm…” Bu cümleden sonra metin olayların izini sürmekten çok, bir çözülmenin çevresinde dolanıyor. Gürültüsüz bir çözülme bu. Bir şeylerin kırılıp döküldüğü değil de sanki yerinde dururken yavaşça gevşediği, anlamını usul usul bıraktığı bir hâl. ‘Acibe’… Bir karakterden çok, taşınan bir duyguya benziyor. Onun hayatla kurduğu mesafe sayfalar ilerledikçe yer değiştiriyor gibi. Okurun bakışına, bedenine, hafifçe de olsa omzuna değiyor. Aynaya bakarken hissedilen o küçük tereddüt onunla birlikte büyüyor. Bir yabancılık hâli metnin için
den dışarı doğru sızıyor. Kambur, yalnızca görünen bir eğrilik olarak kalmıyor. Daha çok, taşınan şeylerin bir biçimi gibi beliriyor: Saklananlar, söylenemeyenler, üzeri örtülenler… Belki de insanın farkında olmadan biriktirdikleri. Ve bütün bunların, başkalarının bakışında aldığı şekil. Metin, bu bakışın etrafında dolanırken sessizce bir huzursuzluk bırakıyor. Bakışlar sık sık dışarı yöneliyor: Pencerelere, camlara, uzaktan izlemelere. Acibe çoğu zaman sahnenin kenarında duruyor gibi. Merkezde değil de biraz dışında. Ve bu dışarıda kalış, zamanla bir alışkanlığa, neredeyse bir varoluş biçimine dönüşüyor. Hayata temas etmek yerine, onu izlemek. Yaklaşmak yerine, mesafede kalmak. Aşk bile burada uzak bir ihtimal gibi. Biraz ışık, biraz gölge. Yaklaştıkça uzaklaşan, dokunulmadan sevilen, daha çok hayal edilen bir duygu. İçinde hafif bir umut taşısa da o umut çoğu zaman kırılganlığın içinden geçerek çoğalıyor. Belki de bu yüzden bir iyileşme değil de bir eksiklik duygusunu daha görünür kılıyor. İntihar ve ölüm metnin merkezinde duruyor gibi görünse de anlatı orada kalmıyor. Daha çok başlangıç ile son arasında uzayan bir sessizlikte oyalanıyor. Uzun, derin, katman katman bir suskunlukta. Sanki bir hayatın yavaşça sahneden çekilişine bakar gibi. Bu çekilme hâli sert değil. Birdenbire hiç değil. Daha çok, bir perdenin ağır ağır inişini andırıyor. Sahne boşalırken geriye kalan şeyler kelimeler oluyor. Kelimeler… Kısa, yoğun, iz bırakan: “Avucum ölmeklerden bir cennet…” “Beklemek ölmekten daha uzun…”, “Sırtımdaki fazlalık yüzünden eksik kaldım…”.Bu cümleler açıklamaktan çok çağrıştırıyor. Bir yere dokunuyor, orada kalıyor. ‘Acibe’ yazdıkça derinleşen bir iç boşluk hissi beliriyor. Yazmak, bir çıkıştan ziyade içe doğru açılan bir yol gibi. Her cümle biraz daha aşağıya iniyor sanki.

GÜRÜLTÜSÜZ BİR ÇÖZÜLMENİN EŞİĞİNDE...

Ve nesneler… Defterler, mektuplar, tokalar, küçük eşyalar. Bunlar yalnızca eşya olarak kalmıyor. Bir şeyleri saklayan, taşıyan, hatırlatan küçük alanlara dönüşüyor. Bir hayatın yavaş yavaş bu nesnelerin içine dağıldığı hissi uyanıyor. Sanki insan, bıraktığı şeylerin içinde parçalanarak varlığını sürdürüyor.

Sis, gölge, sessizlik… Bunlar yalnızca bir atmosfer kurmuyor, metnin içinden geçen bir duygu hâline karışıyor. Okur da o duygunun içinde ilerliyor. Netlikten çok belirsizliğin, açıklıktan çok yarım kalmışlığın eşlik ettiği bir yürüyüş gibi.

Esra Kâhya’nın sesi burada kendini belli ediyor. Yükselmeyen ama kaybolmayan bir ses. Biraz içe dönük, biraz düşünceli, biraz da kendi içine çekilmiş. Yer yer Ahmet Hamdi Tanpınar’ın zamana yayılan iç sesi, yer yer Oğuz Atay’ın kırılgan iç konuşmaları hatırlanabilir belki. Ama metin, bütün bunların içinden geçerek kendine ait bir tını kuruyor.

Ve sonuna gelindiğinde…

“yine

SON

değil”

Belki de bazı metinler gerçekten bitmez. Sadece okurun içinde yer değiştirir.

‘Bir İntihar Çok Ölüm’ bittiğinde geriye bir hikâyeden çok bir boşluk kalıyor.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Diğer Haberler
Son Dakika Haberleri
KARAR.COM’DAN