Gazetemiz Karar’ın ‘Kitap Kazıları’ ve Görüşler sayfalarının usta kalemi Taner Ay’ın ‘Edebiyatın Beyoğlu’ kitabı Ötüken Neşriyat’tan çıktı. Yazılarından her zaman çok şey öğrendiğim Taner Abi; ‘Edebiyatın Kadıköyü’ ve ‘Edebiyatın Suriçi’ ile başlayan ‘Edebiyatın İstanbulu’ üçlemesini Beyoğlu ile tamamlarken, yine ezberleri bozan tespitleriyle karşımızda. Taner Ay ile kitabı vesilesiyle şehrin ahşap hafızasından kaybolan sokak yazarlığına, argosundan edebiyat pazarının yok sayma refleksine kadar pek çok konuyu KARAR okurları için konuştuk.
‘Edebiyatın Kadıköyü’, ‘Edebiyatın Suriçi’ ve şimdi de ‘Edebiyatın Beyoğlu’. Taner abi, senin ‘Edebiyatın İstanbulu’ dizisi tamamlandı galiba?
‘Edebiyatın İstanbulu’ dizisini Ötüken Neşriyât için üç cilt olarak tasarlamıştık. Ancak, bendeki İstanbul bitmez. Bu yüzden her hafta Çarşamba günleri Karar’da hep İstanbul’u yazıyorum. Denemeciliğim de asıl olarak İstanbul’un ve şehrin kültür tarihinin edebiyat ile harmanlanmasına dayanıyor. Bir şekilde Ahmed Rasim’in, Hagop Baronyan’ın, Sermet Muhtar’ın, Refik Halid’in, Osman Cemal’in, Reşad Ekrem’in ve Salâh Birsel’in izinden gidiyorum gibi görünse de, üstâdlarımın aksine ben bir yerde takılıp kalamıyorum, içimden kırlangıçlar gibi uçmak geliyor, bu yüzden aynı deneme içinde on mahalli birden turluyorum.
Şimdi aklıma geldi, sen argoyu diğer İstanbul yazarlarından fazla kullanıyorsun, hatta argo senin denemelerinin yapı taşlarından biri gibi bazen...
Bizde maalesef argo ile küfürü karıştıran bir münevver tabakası var, oysa argo asla küfür değildir, şehrin alt kültürlerinin ve kültür mahfillerinin ‘muhâlefet yapma’ dilidir argo. Ayrıca, İstanbul argosunu da kabaca üçe ayırmalısınız. Çünkü, Beyoğlu kaynaklı bir argo ifâde çoğu defa Suriçi’nde ve Kadıköyü’nde farklı anlamlar kazanabiliyor. Bu anlam değişimlerini bilmeden kullananlar ise, maalesef yazdıklarında büyük hatalar yapıyorlar.
İstanbul şehrine dayalı denemecilerden seni en fazla etkileyen isimler hangileridir?
Şehir denemeciliğinin kurucu babalardan biri Ahmed Rasim ise diğeri de Hagop Baronyan’dır. Ama, hepimiz Hagop Baronyan’ın değil, Ahmed Rasim’in hayat tarzından doğduk. Hagop Baronyan ve Sermet Muhtar okumaya bayılırım. Osman Cemal’i de hakkı yenmiş yeteneklerin en başına yazarım. Refik Halid çok büyüktür. Reşad Ekrem kadar da bu şehri ölümsüzleştiren bir başkası daha yoktur. Bu yüzden İstanbul’un her sokağına Reşad Ekrem’in heykelini dikmeliydik. Ama, antin kuntin işlere para bulan müesseseler onun ‘İstanbul Ansiklopedisi’ni yeniden basıp bir heyete eksik ciltlerini bile tamamlattıramadılar. Reşid Halid Gönç, İzzet Muhittin Apak, Mahmut Yesari, Said N. Duhani, Hikmet Ferudun, Cemaleddin Server Revnakoğlu, Salâh Birsel, Enis Batur ve Mustafa Kutlu, okumaktan keyif aldığım diğer İstanbul denemecileridir.
‘İSTANBUL NE ÇEKTİYSE AHŞABA VE HAYVANLARA DÜŞMAN OLANLARDAN ÇEKTİ
Yazılarında sık sık ‘İstanbul medeniyeti’ ifâdesini kullanıyorsun. Ben biliyorum da, okurlarımızdan bilmeyenler olabilir. Nedir bu ‘İstanbul medeniyeti’?
Abdülhak Şinasi Hisar bir ‘Boğaziçi medeniyeti’nden bahsetmişti, bence ‘Boğaziçi medeniyeti’ Osmanlının yıkılışından hemen önceki Boğaziçi yalılarına mahsûs bir asr-ı saâdet devrinin ifâdesidir. ‘Boğaziçi medeniyeti’nde şehrin fakir halkı kesinlikle yoktur, ‘Boğaziçi medeniyeti’ melez sosyeteden teşekkül ediyordu, yani Osmanlıyı söğüşleyenlerin devr-i saâdetinin mahalliydi Boğaziçi. Benim ‘İstanbul medeniyeti’ ifâdemin merkezi ise Suriçi’dir ve ahşap İstanbul’dur. Asıl İstanbul 1509 zelzelesinin akabinde başlar ve insanına yabancılaşmış Batı zihniyetli şehreminlere kadar devâm eder. ‘İstanbul medeniyeti’nin temel unsûrları İslâm estetiğine yeni bir veçhe kazandıran ahşap mimaridir ve ahşap mimarinin mütemmimi olan sokak hayvanlarıdır. İstanbul ne çektiyse ahşaba ve hayvanlara düşmân olan zihniyetlerden çekti. İstanbul’a en büyük kötülüğü de Batıcı şehreminler ve Demokrat Parti devrinin ‘belediyecilik zihniyeti’ yapıp, İstanbul’un Türk ve Müslüman kimliğini yok etmişlerdir.
Taner Abi, ‘Vaktinden Evvel Bir Zemherir’ romanının bir kahramanı Tanbûrî Cemil Bey ise, bana göre diğer kahramanı da ahşap İstanbul’du. Yanlış mı düşünüyorum?
Hayır, dediğinde haklısın. ‘İstanbul medeniyeti’ne ilişkin kafamda dört kısa roman tasarladım. Hepsinde ahşap İstanbul farklı farklı asırlardan bugünün okuruyla konuşacak. Ben dizinin ikincisini de yazıp Ötüken Neşriyât’a verdim. Anımsarsan, ‘Vaktinden Evvel Bir Zemherir’de 1902 ile 1916 arasındaki İstanbul vardı, ikincisinde ise 1891 ile 1892 yıllarının bir İstanbul meyhânesine oturup İstanbul’a dâir sohbet edeceğiz. Hadi söyleyeyim, herkesi Langa’daki Maksud’un Meyhânesi’nde buluşturuyorum.
‘KİTAPLARIMDA SAĞIN VE SOLUN CÜHELASINI KIZDIRACAK HAKİKATLER VAR’,
Birileri ‘Edebiyatın İstanbulu’ dizisini yazsaydı eminim farklı bir okuru olurdu. Bizde bu dizi galiba biraz yok sayıldı...
Kapitalist edebiyat pazarının simsarları ne yazarsam yazayım, hepsini yok sayıyor. Ama siz meyhânede solcuyu, edebiyat pazarında kapitalisti oynayan kaldırım kuşu çocuklarını boş verin, yahu ‘Edebiyatın Kadıköyü’ diye bir kitap yazdım, Kadıköyü belediyesinin haftalık gazetesinin kitap sayfasında ismi dahi geçmedi. Kadıköyü kitabı varken o mevkutede Joe Nesbo’nun polisiye romanları tanıtıldı. Bundan daha vahîm bir yok sayma olabilir mi! Şimdi de ‘Edebiyatın Beyoğlu’ yok sayılarak okurlardan kaçırılacak. Oysa, ‘Edebiyatın Beyoğlu’ bir tekrâr kitap değil, içinde bugüne kadar hiç yazılmamış şeyler de, sağın ve solun cühelâsını kızdıracak hakikatler de var...
