Tanpınar edebiyat ödüllü eser: Tepsideki Melek: Kelimelerle nişan alan bir roman

Tanpınar edebiyat ödüllü eser: Tepsideki Melek: Kelimelerle nişan alan bir roman

‘Tepsideki Melek’ aslında meleğin kanatlarının taşıdığı yüklerin romanı. Türkiye’nin talihiyle kararmış ve bitmeyen bir gece gibi ailenin üzerine çöken kapkara haberler ile Güliş’in roman boyunca okuyucunun gözleri önünde küçük küçük büyürken yaşadıkları ve sırtına yüklenen ağır yük… Esra Kâhya, Tepsideki Melek ile bir aile ve altını görünmez kalemle çizdiği bir dönemin manzarasını izlettiriyor bize.

ADNAN İSLAMOĞULLARI

Hüzünlü gözlerin adeta siyah bir tülle örtülmüş gibi kitabın her sayfasına iz bıraktığı Tanrı vergisi bir cümleyle başlıyor Tepsideki Melek: “Annem bir fotoğrafa bakıp yıllarca ağladı…”

Sevk-i tabii hâlinde akıp giden bir hayatın tersine tersine kürek çeken, çocukluğun o gemlenemez merakına mucizevi bir şekilde direnip ifşa etmediği sır ile sırlanan, sırlandıkça kelimeleri kendine oyuncak eden Güliş’in roman boyunca okuyucunun gözleri önünde küçük küçük büyürken yaşadıkları, Tepsideki Melek’in yazıcısının da bazen kıyıp kıyıp kıymaladığı bazen de sarıp sarıp sarmaladığı kıymetlisi Güliş’in sırtına yüklediği bir ağır yük… Esra Kâhya, Güliş’in yükünü fazla bulmuş olmalı ki 214 sayfa boyunca okuyucusunu Güliş’in yükünün taşıyıcısı yapıyor.

Esra Kâhya, “Susuşmak, yutuşmak, çımçırıl, şirinlemek, hepsine kusuldu, tadımız kaçıldı, çaylarca konuşulurdu,” diyor. Kelimeleri kuralların pençesinden kurtarıp serapa özgürleştirirken onları Güliş’in elinden alıp kendi çocukluğunun oyuncakları hâline getiriyor. Bazen bir çocuk neşesi ile masum oyunlar, bazen de kelimelerle nişan alarak tehlikeli oyunlar oynuyor. Kelimeleri oyuncağı hâline getirirken eşyayı da ihmal etmiyor, Tepsideki Melek’te olan ve olamayan her şey kat kat katlanmış, sar sar sarmalanmış, sak sak saklanmış, göz göz yaşlanmış bohça, hort hort hortlaklığıyla evin kendine ayrılan köşesinde umacı gibi oturan kör gözlü ceviz vitrin ve meleklerin aklamak uğruna hayat feda ettiği katrankara taşları taşıyan melekli tepsi. Kelimeler ve üç eşya arasında bilardo topu gibi gidip gidip geliyor Güliş. Her gidiş ve geliş arasında Esra Kâhya Güliş’e borçlanıyor, Güliş Esra Kahya’ya ama daha çok Esra Kâhya Güliş’e…

Tepsideki Melek’in üzerinde bir tül daha örtülü, tül de değil bir sis aslında bu. Güliş’in hüzünlü gözlerini saklayan siyah görünmez tuvaletin tülünden kat kat kalın, üstünde coşan ağlamaların hepsine karşı hissiz, kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını evlatlarından esirgeyen ve kurt gibi acıktığında en gürbüzlerini Gargantua iştahıyla mide doldurmaktan çekinmeyen bir Sis’i tablo gibi seriyor gözümüzün önüne ve Esra Kâhya bunu yaparken yazıcılığı unutup paletindeki siyah ve beyazın tonlarca tonunu bir daha ayrılmamak üzere tuvalin üzerinde saklıyor…

Nevra… Enver’in içinde saklı bir kelime, babasının… Saklıyken bile Güliş’in annesi… Bölük bölük pörçülmüş, yarım yarım yarılmış, her yarımı ayı bir Nevra… Nevrin nevrin dönüyor, Nevra’nın nevranı… Döndükçe savruluyor, savruldukça içine içine toplanıyor tespih böceği gibi. Toplandıkça sertleşiyor, çatır çatır çatlıyor, yüreğine gömdüğü kara taşı çatlatıyor. Acı sızıyor o çatlaktan.

Tepsideki Melek aslında meleğin kanatlarının taşıdığı yüklerin romanı. Bir kanadında Enver’i, Zehra’yı, Nevra’yı, Aydın’ı ve Güliş’i, yani bir aileyi taşıyor. Türkiye’nin talihiyle kararmış ve bitmeyen bir gece gibi ailenin üzerine çöken tepsideki kara taşlar telve okumaya tövbe ettirecek kadar kara, kapkara haberler veriyor aileye, damaklarında kahvenin tadı değil, telvenin acısı kalıyor. Diğer kanadında ise 1971’in dokuz yıllık gebeliğinden sonraki hayırsız doğumu, 12 Eylül’ü sırtlanmış, bir ölüm sessizliğiyle taşıyor melek, kanatları öylesine geniş ki 90’ları da felaket çeşnisi gibi yüklüyor tepsinin üzerine. Esra Kâhya, Tepsideki Melek ile bir aile ve altını görünmez kalemle çizdiği bir dönemin manzarasını izlettiriyor bize. Kalemine sağlık.

ALTI GÖRÜNMEZ KALEMLE ÇİZİLMİŞ BİR DÖNEMİN MANZARASI

O sisin içinde, giyindiği tek tip grilerle Aydın beliriyor. Eylül’ün yere çaldığı yapraklardan Aydın. 1971’de, gözaltının ilk karanlığında içine o gün düşen izlerin dokuz yıl sonra aynı yerden daha ağır sızlayacağını bilmeden hücresini paylaştığı Cemil’le sigarasını bölüşüyor; uçları yere bakan bıyıklarıyla, karşı mahallenin deli delikanlısı Cemil. Beşin üçünü verip sigarası eksilirken, kendisi çoğalıyor Aydın’ın. Okullara, sokaklara, şehirlere sığamayan iki beden bir hücreye sığım sığım sığıyor da hücrenin ne kadar geniş olduğunu kan revan içinde seziyorlar. O duman mazgalın dibinde dolaşırken yalnız ciğerlere değil, yılların içine de siniyor sanki. Dokuz yıl, metnin içinde yalnız bir sayı değil, hafızanın üstüne kapanan bir kapı aralığı gibi duruyor. Okur, o aralıktan başını uzatınca Ulucanları görüyor: 1980’de aynı idam hücresinde bekleyen Erdal Eren’i ve Mahmut Eren’i. Aynı düzen, farklı bedenlere benzer paylar biçiyor. Bir yerde sigaralar bölüşülüyor, başka bir yerde cop. Belki ortaklığın şekli değişiyor ama payın dili hiçbir şekilde değişmiyor.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Diğer Haberler
Son Dakika Haberleri
KARAR.COM’DAN