Adalet’in “VAR”ı olsa...
Salı akşamı İstanbul’da Galatasaray, İngiltere’nin Liverpool takımı ile karşılaştı. Bir ara karambolde gol oldu Galatasaray’a. Seyircilerin yürekleri ağzına gelir böyle durumlarda. “Eyvah” derler.
Ama hakem golü ne verdi ne vermedi, santraya doğru giderken “VAR”a işaret etti. Top kaleye girmişti ama belli ki bir problem olduğunu düşünüyordu. VAR’da bakıldı bakıldı ki, Liverpool’lu bir oyuncunun “elle oynaması” var top kaleye girerken… Gol iptal edildi, Galatasaraylı seyirciler “oh” dediler.
VAR, İngilizce “Video Assistant Referee” ifadesinin kısaltması, futbolda hakemlere kritik pozisyonlarda (gol, penaltı, kırmızı kart) video kayıtlarını izleyerek yardım eden Video Yardımcı Hakem sistemi.
Ne dersiniz, bir maçta Hakem’in sizin takım aleyhine haksız kararlar vermesine öfkeleneceğinizi, hatta saha diliyle ağzınızdan yanınızdaki çocuğunuzu utandıracak sözler bile söylemenizi tahmin edebiliriz, peki takımınız lehine haksız yere olsa bile penaltı vermesine sevinenlerden misiniz?
Ya adaletin tartışıldığı zamanlarda kendi takımınızın siyasi çıkarları sizin adalet duygunuzu etkiler mi?
Karar’ın, makalelerin altında verdiği okur görüşleri, Türkiye’deki fikri-siyasi gerilimin de barometresi gibidir. İyidir.
Salı günkü “Adalet sınavı” başlıklı yazım, beklediğim yankıları uyandırdı. “Bizim cenah” diyorum hep, yadırganıyorum da, ama benim kendimi ait hissettiğim, değerleri hayat kılavuzu edindiğim dünya, “muhafazakârlık – Dindarlık” diye tanımlanıyor, ben içi doldurulduğu ölçüde öyle bir dünya içinde bulunmayı hayati değerde bulurum. Ama içi doldurulduğu ölçüde.
Meselâ “Adalet ıskalaanıyorsa” orada yokum.
Bana sormuş bir okur:
“Sayın Taşgetiren’e soruyorum: ”Ahirette İmamoğlu ile mi haşr olmak istersiniz, yoksa Erdoğan’la mı? sorum ikisinden birini tercih zorunlu olsa üzerine. Samimi soruyorum?”
Ne diyeyim bu sevgili okura? O kimin nasıl haşr olacağını şimdiden belirlemiş, seç birini diyor bana da… Amel defterleri henüz yazılıyor kimin nerede olacağını bilmiyorum ki… Belki de Erdoğan ile İmamoğlu terazinin başında bir araya gelecekler… Hani, “Zerre” miktarı bir tartılma söz konusu ya…
Bu okur için Maide suresindeki şu ayet ne diyor mesela? Bu ayetin hayat içindeki karşılığı ne? Kim neresine düşüyor bu ayetin?
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Maide, 8)
Korkarım ki “Bizim” dünyada pek çok insanın futbol seyircisinden farkı kalmadı kuralların lehe – aleyhe uygulanması karşısında. Lehimize yontulsun da nalıncı keseri gibi, sonrası (Ahiret sonrası demek) ne olursa olsun.
“Allah şahit” derdik biz. “Nerede olursak olalım O bizimle beraberdir” derdik. “Allah işitir, görür” derdik. “Ahiret var, Mahşer var” derdik.
Şimdi başkaları “Biz”e “Mahşer”i hatırlatıyor da, duymaktan çok mutlu olmuyoruz. Gözden mi çıkardık “Mahşer”i, yoksa “Nasıl olsa telafi ederiz – Nasıl olsa bize torpil geçilir – Nasıl olsa şefaat edilir” rahatlığına mı savrulduk? “Erteleyenler”den mi olduk yoksa?
Orası zor. “Eyne’l mefer - Kaçacak yer neresi?” diye çığlık atılan yer orası.
“Sana mı düştü falancaya adalet istemek?” de soruluyor bana. “Falanca” başka dünyaların insanı meselâ. Ya da “Bizim cenah”ın rakibi… Onlara ayrı bir hukuk uygulanmalı değil mi?! Vallahi bu işler yazara düşer, âlime düşer, kanaat önderine düşer, Allah dostuna düşer, meselâ Hasan Basri’ye, Ebu Hanife’ye düşer… Onlar ben ilim halkamla yetineyim, ya da mütevazi dünyamla, dememişler, birkaç fetva vereyim – tesbihimi çekeyim yeter, dememişler… Biri zindana düşmüş, öteki hükümdara “Adaletli ol” diye mektup yazmış.
“Ömer ölüm var” demesi için ücret verdiği kişi, Ömer’e “Ölüm var Ömer, dikkatli ol” demek yerine “Sen ömer’sin senin her yaptığın iyidir” deseydi Ömer’e iyilik mi yapmış olurdu? “Mağrur olma Padişahım, senden büyük Allah var” geleneği tam da ülkeyi yöneten kişinin tanrılaşma duygusuna ket vurmak için oluşmadı mı “Bizim” dünyamızda?
Ramazan’da mukabele, tefsir, meâl halkaları var. Gelin, derim, şu Maide-8’i uzunca bir süre tetebbu edelim, tefekkür edelim, tezekkür edelim, taakkul edelim. “Hakkı ayakta tutmak, adalete tanıklık etmek,” kimin payına düşüyor, “kin ile, garez ile, öfke ile adaletsizliğe yönelmek kimin payına…” bir muhasebe yapalım. Hakem rolünde isek hakemlik mi yapıyoruz? Hakemi belirlemek bizim yetkimizde ise bizim takımı tutacak birisini mi arıyoruz? İşlerimiz “Mahşer’in VARı”na düştüğünde yüzümüz ak mı çıkar kara mı? Eller, ayaklar konuşacak o gün, diller sussa bile. Deriler bile konuşacak. Elinizle gol attıysanız vay halinize… Kendi çıkarınıza kararlar verdinizse vay halinize… “Adamınız”ı hakem yaptıysanız vay halinize…
“Hud suresi beni ihtiyarlattı” diyor benim dinimin Pegyamberi… Hud Suresindeki “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” çağrısı Yaradan’ın… “Dosdoğruluk…” Bu olmalıydı “Bizim” hayat kılavuzumuz tıpkı bu yolun “Önder”i gibi… Oyun oynamıyoruz, Müslümanlıktan söz ediyoruz.
