Gölgesi yeter!
Şamil Tayyar ile Mücahit Birinci arasındaki farklılaşmaya devam edelim istiyorum bugün. Çok hayati bir mesele var orada ülke için…
Şamil Tayyar, bir sebep göstermeksizin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bazı yüklerinin paylaşılma zaruretinin doğduğunu söylüyor. Çünkü onun gözlemine göre yaşanan dönemde “sivil siyaset alanı giderek daralmış, bu boşluğa bürokrasi yerleşmiş ve devlet içinde kontrolsüz yeni iktidar grupları peydah olmuş durumda.”
Askeriyede mi, Emniyet’te mi, Yargı’da mı nerede kontrolsüz iktidar grupları oluşmuş”, bunu belirtmiyor Şamil Tayyar.
Ama onun anlatımını ciddiye alırsanız, böylesine kudretli bir Cumhurbaşkanı döneminde bunların ortaya çıkması şaşırtıcı. Tayyar bu açığı Berat Albayrak’la kapatılabileceği yazıyor.
Şamil Tayyar’a Mücahit Birinci’den itiraz geldiğini dünkü yazımda kaydetmiştim. O öncelikle Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a 10 yıl daha ihtiyacı bulunduğunu, Cumhurbaşkanının da görevi “10 yıl kesintisiz, nizasız sürdürebilecek enerjiye ve kabiliyete sahip” olduğunu ifade ediyor.
Bu tartışmanın Cumhurbaşkanı Danışmanı Mehmet Uçum’un “erken seçimin 16 Nisan 2028’de yapılabileceğini ve Cumhurbaşkanının aday olmasında da bir engel bulunmadığını” söylediği günlere denk geldiğini belirtelim. Bahçeli de “ha 28 mayıs ha 16 nisan” diyerek Uçum’a destek verdi. Bu yaklaşımlar, erken seçim için Meclis’te 360 rakamının bulunabileceği varsayımına dayanıyor. Belli ki yaşadığımız günlerdeki siyasi gerilimler içinden bir 360 çıkarma hesabı ile alakalı.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın bugünkü ilerleyen yaşlarındaki “enerji ve kabiliyet” konusunun tartışmalarda saklı konu olduğu açık. Fiziki görünümde kimi işaretler, sayın Cumhurbaşkanı’nın toplantılardaki diri konuşmaları ile ihmal edilebilecek niteliğe bürünüyor. Konuşma metinlerinin de iyi hazırlandığını itiraf etmek lâzım.
Hoş, bir insanın hemen her konuda böylesine derli – toplu sunumlar yapabilmesi de gariptir ama kamuoyu böyle prompter’lı sunumları normal karşılıyor ve kimse kimsenin birikimini sorgulamıyor.
Asıl sorun, Şamil Tayyar’ın ifadelerine yansıyan “Devlet yönetimi”nin kapsayıcılığı noktasında oluşuyor belli ki.
Dünkü bir haber: “Cumhurbaşkanı Erdoğan 430 kaymakamın tayinini imzaladı.”
Kısa süre önce yine sayın Cumhurbaşkanı Yargı’da, Akın Gürlek’in hazırladığı listeyi onaylamıştı.
Ne dersiniz, sayın Cumhurbaşkanı bütün bu insanların tayinini, naklini onaylarken onlar hakkında herhangi bir bilgiye sahip midir?
Kısa süre önce eğitim camiasını şaşırtan – sarsan bir olay yaşandı: Cumhurbaşkanı bir gece vakti Bilgi Üniversitesini kapattı, ertesi gün tepkiler gelince yeniden açılmasına karar verdi.
Bir üniversitenin kapanması – açılması Cumhurbaşkanı’nın işi midir? Bir günde bu karar düzletmesi nasıl gerçekleşti? O katta başka kararlarda bir günlük hata düzeltmesi de vuku bulmakta mıdır? O bir günlük hata – düzeltme sürecini düzeltecek bir uyarıcı yok mudur?
Şehir Üniversitesi de kapatıldı Cumhurbaşkanı kararı ile ve ama yeniden açılmadı. Tepkiler o karardan döndürmeye yetmedi. Şehir Üniversitesi bir hesaplaşma alanı idi çünkü. 15 Temmuz’dan sonra Cumhurbaşkanı tarafından imzalanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile 50 bin civarında insan kamudan ihraç edildi. O zaman da yazdım “Sayın Cumhurbaşkanı bu ağır kararı imzalarken önüne gelen ihraç dosyalarından kaç tanesini incelemiştir?” Daha sonra arkası geldi KHK ihraçlarının. Sonra bir komisyon kuruldu “hatalı ihraçlar”ın ortaya çıkarılması için. En az yüzde 5’lik bir hatalı ihraç olduğu ortaya çıktı. O da 2 bin kişinin hak ihlali demek. KHK sorunu bugün de devam ediyor. Sayın Cumhurbaşkanı ne hissediyordur bu hatalı ihraçlar için?
Sayın Cumhurbaşkanı herhalde ülkedeki adaletin nasıl işlediğinden de sorumludur. Bakanları o tayin ediyor, yargı mensupları için son imza ondan çıkıyor.
Yargıya güvenin aşınması nasıl yansıyor sayın Erdoğan’ın dünyasına?
İstanbul’da bir dâvâ sürüyor, uzun tutukluluklar, savcı sorgularında etkin pişmanlık zorlamaları, kişileri çoluk – çocuğu, ailesi, malı – mülkü ile tehdit etmeye örnek bir yığın olay anlatılıyor.
Üstelik dâvâ doğrudan sayın Cumhurbaşkanının siyasi geleceğini ilgilendiren bir ismin devre dışı bırakılması ihtimaline bağlanıyor. Nasıl tavır alır bir Cumhurbaşkanı böyle iddiaların dolaştığı bir dâvâ karşısında?
Aslında sorun Cumhurbaşkanı’nın hem krallarda bulunmayan yetkilerle donatılmış olmasında hem de bir partinin genel başkanı olmasında yatıyor.
Görüldüğü kadarıyla bunu değiştirmek de henüz Erdoğan’ın gündemine girmedi.
Ak Parti kulislerinde Berat’ın ya da Bilâl’in “ikame güç” olarak devreye sokulması teklifi sistemin patlak verdiğinin itiraf edilmesidir. Bu bir cesarettir. Şamil Tayyar’ın mesajı okuduğunda Cumhurbaşkanlığı katında ya da Ailede neler olduğunu merak etmekte mazurum.
Mücahit Birinci zaviyesinden bakıldığında o dünyalarda bir yerde “Gölgesi yeter!” gibi bir duygudan yola çıkıldığı anlaşılıyor. “Kutlulaştırma” sadece tasavvuf dünyasında cari değil ki…
