Muhafazakârlar ve Kürtler
Eski Milli Eğitim Bakanlarımızdan Hüseyin Çelik’in, Serbestiyet’te yayınlanan ve Karar’da da (6 şubat) haberleştirilen yazısı aklımda. Yazmak istiyordum, bugüne kısmetmiş. Zaten “süreç” gündemi de akıyor, sıcaklığını koruyor.
Hüseyin Bey, öz olarak “Türkiyeli muhafazakârların ümmet ilgisi çerçevesinde diyelim Filistin’le, Myanmar’la ilgilendiğini ancak Kürtlerin yaşadığı sorunlara karşı yeterli hassasiyet göstermediğini” yazıyor. Şu cümle ona ait: “İslami cemaatler ve mütedeyyin camia, kendi ülkelerinde 90’lı yıllarda sergilenen faili meçhul cinayetlere, gözaltında kaybolmalara, köy boşaltmalara, Kürtlere devlet eliyle yapılan her türlü kötü muameleye seyirci ve sessiz kaldılar.”
“Muhafazakâr” ya da “İslâmcı” Kürt cenahından ayrıca, “Türkiyeli muhafazakârları kazıyınca altından milliyetçilik çıkar” gibi bir görüşün seslendirildiği de biliniyor.
Hüseyin Bey’i bugün böyle bir yazı yazmaya sevk eden güncel durum, muhtemelen, Suriye’deki gelişmelerde SDG eksenli taleplere karşı bir kısmı iktidar cenahında konumlanmış muhafazakâr çevreler tarafından gösterilen rezervlerdir. DEM keskin biçimde karşı çıkıyor o rezervlere, ama muhafazakâr Kürt muhitlerinin de bu tür rezervleri “Kürtlerin kazanımına karşı çıkmak” şeklinde okuduğunu gözlemlemek mümkün.
O durumda acaba “Muhafazakâr Kürtlerimizin de bir noktada milliyetçilik damarının kabardığını” söylemek yanlış olur mu?
Kendi hesabıma baktığımda, on yıllardır bu meseleye dair değerlendirmeler yaparak geliyorum. Diyarbakır’ın tepelerine “Ne mutlu Türküm diyene” yazmanın Kürt sorununu çözmeyeceğini aksine kışkırtacağını yazdım. Diyarbakır cezaevinde insanlara “Bozkurt’a tekmil verdirmenin insan haysiyetini ayaklar altına almak anlamına geldiğini” yazdım, Altan Tan’ın babasının karnına basılarak öldürüldüğünü yazdım, anasının cezaevindeki oğluyla Kürtçe konuşturulmasının nasıl bir zulüm olduğunu yazdım, köy boşaltmaları, PKK’nın haraç aldığı köyleri bir de güvenlik birimlerinin ezmesinin devlet tavrı ile bağdaşmayacağını yazdım, yargısız infazları, beyaz Toros uygulamalarını, itirafçı cinayetlerini yazdım. “Kürtler’in Türklüğünü ispat” politikalarının çıkmazını yazdım. “Bu işin Kart – Kurt işi olmadığını” yazdım.
Ama PKK cinayetlerini de yazdım. Emperyalist bölme – parçalama politikalarını, bunun için etnik aidiyetleri kaşıma uygulamalarını da azdım, ayrıca bir PKK zulmü de vardı Kürtler üzerinde… Marksist – Leninist bir yapı, terör estiriyordu. Bu hareketi Kürtler içinde “Kürtlerin bağımsızlık mücadelesi” gibi selâmlayanlar vardı. Ama yine Kürtlerin önemli bir kısmı, bu hareketin getireceği düzenin çok daha zalimce bir yapı haline geleceği düşüncesindeydi.
Ak Parti’nin Kürt milletvekili adaylarının bölgede çalışırken nefes almakta zorlandığına dair pek çok yakınma dinlemişimdir. PKK zulmünü Hüseyin Çelik Bey’in benden çok daha iyi bildiğinden eminim. Hüseyin Bey ve benzeri, PKK’ya ve o perspektifle siyaset yapan kadrolara tavır almış simaların, Hüseyin Bey’in serzenişte bulunduğu “İslâmcı – muhafazakâr çevreler”e yönelik tavrından çok daha sert, katı, biçici yargılamalara maruz kaldıkları da malumdur. Herhalde “Kürt davasına ihanet” suçlaması en hafif suçlama niteliğindedir.
Bir ara, “Ben ‘Türk olsun da çamurdan olsun’, demem, Kürtlerden de ‘Kürt olsun da çamurdan olsun’ denmesini sağlıklı bulmam” diye yazmıştım. Aynı yerdeyim. Etnik bir aidiyeti, ne kategorik iyilik ne kategorik kötülük gerekçesi saymayı inanç değerlerime de aykırı bulurum. Mazlum – Der’in ünlü mottosu ile “Zorbalık, zulüm kimden gelirse gelsin reddedilmeli, mazlum da kim olursa olsun yanında durulmalıdır.”
Türkiye’nin varlığı, bütünlüğü bana göre Türkler için de Kürtler için de hayati değerdedir. Bu coğrafyanın daha çok parçalanmaya, atomize milliyetçiliklerle bölünmeye değil, daha çok entegrasyona, bütünleşmeye ihtiyacı vardır.
Emperyalistler, bizim coğrafyamızda etnik – mezhebî fay hatları üzerinde oyun kuruyor. Bir yerde “hakim” konumda görünenler bile, kimi politikaların – stratejilerin “mahkûm”u haline gelebiliyorlar.
Bütün Müslüman coğrafya olarak, her ülkede, herkesin birinci sınıf vatandaş muamelesi gördüğü adil sistemler kurabilmek gibi bir sınavımız var. Bunu henüz başaramadık. “Türkü, Kürdü…. Sünnisi Alevisi…” diye başlayan bir söylem var hani, o sayılan herkesin payına bir miktar hukuksuzluğun düştüğü sistem yapılanmaları içindeyiz. Sorulduğunda Türkler’in de Kürtler’in de kahir ekseriyeti “Adalete güvensizlik” belirtiyor meselâ… “Ekonomik şartları” insan onuruyla bağdaştırmıyor meselâ…
Hüseyin bey’in, kendisini “muhafazakâr” diye tanımlayan bir iktidarın hukuk – adalet alanında sergilediği zaafa ilişkin değerlendirmelerini hep önemsedim. Otursa, eminim, “Kürtlerin PKK’yı hak etmediği”ni de yazacaktır. Sonuçta HADEP, HDP ya da DEM gibi yapılarda değil, Ak Parti’de siyaset yapmıştır. Ama “Diyarbakır Cezaevi’nin ürettiği öfke” de yenir yutulur bir öfke değildir. Ona duyarsız kalan kim varsa Hüseyin Bey’in serzenişlerinin tam muhatabıdır.
