CHP ile AK Parti’nin kültür barışı
Karar TV yayını için CHP Genel Merkezindeydik.
Yayın öncesi otururken Özgür Özel'e odasındaki değişiklikleri sordum.
Paşabahçe'nin Gururla serisinden objelere ayrılmıştı bir köşe. Oraya gelince Cumhuriyet Ateşi'ni gösterdi. Normalleşme döneminde AK Parti'ye ziyarete gittiğinde, bir eşini Cumhurbaşkanı Erdoğan'a hediye etmişti.
Özgür Özel, özellikle üstünde durarak hikayesini hatırlattı.
Atatürk, cumhuriyetin ilk yıllarında Avrupa’ya gönderilen öğrencilerden Sadi Irmak’a bir telgraf çekmişti. Avrupa'ya kalkacak trene telgraftı. Ve gidenlerin geri gelmeyeceği endişeleri üzerine yazılmıştı. “Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyoruz, gür alevler halinde geri dönmelisiniz” diyordu.
Cumhuriyet Ateşi, Paşabahçe'nin işte bu mesajdan ilhamla yaptığı bir eser...
İktidarın kültürel hegemonyasını kurma mücadelesinde, muhalif aydın ve sanatçılara karşı giriştiği kültür savaşında yeni bazı işaretler görüyorum. Stres hormonlarınız hemen yükselmesin. El uzatma, barışma işaretleri diye hayra yormak istediğim şeyler...
Cumhuriyet Ateşi, belki böyle bir dönüm noktasının sembolü olabilir.
Aydın düşmanlığı, iktidarı muhalefetiyle toplumun her kesimini zehirlemiş durumda. Herkes karşısındaki aydına düşman. Ben de aydın düşmanlığı ateşinin söneceği bir milada yaklaştığımızı ummak istiyorum.
MAO'DAN MI GELİYOR BU AYDIN DÜŞMANLIĞI?
"Giden çocuklarımız geri gelir mi" kaygısı, son Osmanlı kuşağında da vardı. Şair Tevfik Fikret, İskoçya'ya okumaya gönderirken oğlu Haluk'u trene bindirip Sirkeci'den şu veda dizesiyle uğurluyordu:
"Bize bol bol ziya kucakla, getir..."
Batı'nın etki ajanı olarak geri döneceklerinden korkmuyorlardı. Avrupai hayata alışıp burası iflah olmaz, diye geri kalmışlığa dönmemelerinden korkuyorlardı. 'Giden gitsin, ya sev ya terk et, tutan mı var' terslenmeleriyle okumuşlara kapıyı gösterme lüksleri yoktu.
Zaten Batılılaşma, bugün zannedildiği gibi halktan kopuk aydınların dayattığı bir hayranlıktan değildi. Batılılaşma, Osmanlı sarayının modernleşme fikriydi. Kültürden sanata her alanda zirvesine de Abdülhamid'in sarayında çıkmıştı.
Saray eşrafı Avrupa'ya benzemeyi istiyor, ahaliyi özendiriyor, Batı hayranlığına teşvik ediyordu. Özendirmedikleri, teşvik etmedikleri, hayranlık duymadıkları tarafı, saltanat karşıtlığıydı.
Dolayısıyla bizde bugünkü sanatçı, aydın düşmanlığının kökünü daha uzaklarda arayın.
Çin'de Mao, burjuvazi kalıntılarından halkı arındırmak için okumuşları ölüme, çalışma kamplarına sürmüştü. Buna kültür devrimi, diyordu.
Orada Kızıl Muhafızlar'ın yaptığı kültür devrimini, Kamboçya'da Pol Pot'un Kızıl Kmerler'i yaptı. Kendilerinden olmayan aydınları, okumuşları nasır tutmamış ellerinden, taktıkları gözlüklerinden tanıyıp ölüm tarlalarında halklaştırdılar.
Kendisi de Paris'te okuyup dönmüş Pol Pot'a sorsanız; Batı burjuvazisinin etki ajanına dönen aydınlar, kültür devriminin düşmanıydı. Kültürel yozlaşmadan onlar sorumluydu, toplumu bozuyorlardı.
E tabii bu kültürel dejenerasyona toplu kıyımlar ve sürgünlerle bir son verilmesi gerekiyordu.
Toplumu burjuva artıklarının bozgunculuğundan, zararlı fitnesinden temizleme operasyonlarına bu kafayla soyundular.
Bizdeki 'aydın sapması', 'aydın ihaneti' gibi karalamalarda Mao'nun, Pol Pot'un aydın düşmanlığının izleri yok mudur?
KÜLTÜR SAVAŞINI BİTİRECEK REFERANSLAR ERDOĞAN'DAN
Kendisi de Parizyen olan şair Attila İlhan'a "Türk aydını, Batı'nın manevi ajanıdır" sözünü ne söyletmiş olabilir? Aydın düşmanlığının sanki ispatı, bu konuda kesinleşmiş yargı kararı olarak kullanılıyor hâlâ.
Gelelim, hayra yorduğum alâmetlere...
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kültür Bakanlığı Özel Ödülleri Töreni'nde şöyle dedi:
"Dostoyevski, ömrü boyunca Tanrı'yı bulmayı amaçlayan bir roman yazmak ihtirasını taşıdı..."
Biliyorum, edebiyat eleştirisi olarak fazla cesur bulacaksınız. Hatta Dostoyevski'ye değil de "sanat Allah'ı aramakmış" diyen Necip Fazıl'a daha çok yakıştıracaksınız bu anlayışı.
Fakat "sanat, millî kültür ve kimliğin en belirleyici unsurlarından biridir" sözlerinin geçtiği bir konuşmada Erdoğan, sanatı evrensel bir tanıma oturtma gereği de duyuyor.
Arkasından bir başka konuşmasında Erdoğan, bu kez absürt tiyatrocu Beckett'in Godot'yu Beklerken oyununa referans vermesin mi?
"Godot'yu bekler gibi yıllardır Türkiye'nin ekonomik olarak sıkıntıya girmesini bekleyen mandacı ekonomistlere asla kulak vermeyin" şeklindeydi hani...
'Ekonomik kriz için daha ne olacaktı' sorusu, ayrı tartışma konusu.
'Dış fonlara bağımlılığı artırmak, ekonomik bağımsızlık kazanmak mıdır ki; karşı çıkanlar mandacı, teslimiyetçi olsun' itirazlarını da koyun bir kenara.
Bir an bardağın dolu tarafından bakalım, bunlar bari kültür savaşının sonuna işaretse fena mı!
